Bizden Önce DOĞA ANA vardı!

Daha biz bu gezegende yokken Doğa Ana vardı, Toprak Ana vardı;
ve binlerce ve binlerce bitki ve hayvan türü vardı, bizden önce.
En son biz geldik bu gezegene,
ve doğal gelişim merdiveninin en üst basamağında,
evrimin en son halkasında yer aldık gelir gelmez.
Ama haddimizi bilmedik
ve sahiplik taslamaya başladık herşeye,
doğayı sahipsiz sandık, itip kaktık, kirlettik,
ve sonunda mahvettik,
hesabı hiç sorulmaz sandık,
bedeli olmaz sandık,
doğayı, denizleri, toprağı, atmosferi,
bile bile ve umursamazca tahrip ettik yıllarca.
Ama, bir gün geldi ve farkına vardık ki,
bu böyle sürmez, sürdürülemez.
Bunca ihanet, bunca nankörlük, bunca saygısızlık, cezasız kalmaz!
Hala şansımız varken,
kendimizi sorgulamak ve hatalarımızdan dönmek
ve doğaya verdiğimiz zararları -eğer edebilirsek- telafi etmek zorundayız.
Doğayla barışık olmayan veya doğaya rakip veya doğaya düşman bir “medeniyet”in ne kadar saçmasapan bir fikir olduğunu artık anlamak zorundayız.
Doğayla barışmak ve yeniden dost olmak zorundayız.
Doğa Ana diyoruz, Toprak Ana diyoruz,
hiç saygısızlık olur mu?
Topraktan geldik, toprağa döneceğiz,
“sadık yarimiz”in banknot matbaasında üretilen kağıt parçaları olmadığını unutmamalıyız.
Şef Seattle‘ın dediği gibi
Paraya tapan zalim batı “medeniyetini” sorgulayan kızılderili atamız Şef Seattle vaktiyle “… Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak…” demişti.
» “Şef Seattle’ın mektubu”
Aradan geçen yaklaşık iki yüzyıl sonra bunu hala anlamamakta direnenler gezegenimize ne yazık ki hala egemen olsa da, atasözünde geçen “son ırmak, son ağaç, son balık” noktasına hızla yaklaşmakta olduğumuz bu günlerde Doğa Ana artık duyarsız kafalara vururcasına kırmızı alarm vermeye başladığı için batı ülkelerinde başlayan ve tüm dünyaya yayılmakta olan bir uyanış, farkındalık, aydınlanma dalgasına tanık oluyoruz. Temiz çevre ve sağlıklı gıda talebi ekseninde gelişen bir vicdan hareketi mahiyetindeki bu organik tarım duyarlılığı nihayet ülkemize de ulaştı ve gençlerden emeklilere, öğrencilerden ev hanımlarına kadar çok geniş kesimlerde etkisini göstermekte. Nihayetinde hepimiz Doğa Ana’nın çocuklarıyız.
Ne var ki, küresel tarım tekellerinin ördüğü gizli açık menfaat ilişkileri nedeniyle ülkemizde kimyasalcı lobi diğer ülkelere kıyasla çok daha güçlü, medyada, siyasette, bürokraside, akademi çevrelerinde, iş dünyasında çok daha etkili ve bu olumsuzluk ne yazık ki organik tarım uygulamalarının önünü kesmeye devam ediyor.
Bu durumun, doğaseverlere, yurtseverlere, duyarlı tüketiciye çok daha büyük bir sorumluluk yüklediği aşikar.
Peki, ne yapabiliriz?
Doğa Ana’nın hakikatli çocukları bu konuda ön almalı, kamuoyuna dönük farkındalık yaratma, duyarlılığı geliştirme gibi olağan PR kampanyalarının ötesinde, doğayı kurtarma adına somut öneriler geliştirmeli, hatta uygulama alanında sorumluluk almalı, örnek olmalı, ortaya başarılı somut iş modelleri, somut örnekler koymalı.
Küresel sistemin bu derece ağır bir tahakkümü altında olan, üreticilerin de tüketicilerin de adeta nefes bile alamadığı bir ülkede, ister istemez iş başa düşüyor.
Haydi, görev başına!

Paylaşın: