Tarımda Kömür Tartışmaları

“Falancayı nasıl bilirdiniz?” sorusunu “iyi bilirdik” şeklinde yanıtlamak adettendir ama inşallah eğer bir gün kömürü hak ettiği yere yolladığımızda bir anket yapıp sorsalar, kömür hakkında olumlu yanıt verebileceklerin oranı bence çok fazla olmaz. Kömür deyince akla ilk gelen kömür madenleridir ve de ekmek peşinde ömürlerini tüketirken grizu patlamaları ve göçükler gibi maden kazalarında şehit olan madencilerdir. Aslında çoğunlukla civar köylerde meskun köylüler olan madenciler, demek ki kendi tarım alanlarında, bağ, bahçe ve tarlalarında çalışarak ekmeklerini çıkaramıyorlar ki, Allah’ın toprağı, tohumu, ağacı, yağmuru, güneşi onlara yetmiyor ki, kendi ellerimizle yarattığımız bu kahrolası sistem onlara kömür madenlerine teslim olmaktan başka çare bırakmıyor ve ailelerinin rızıklarını yerin yüzlerce metre altındaki karanlık galerilerde ararken kötü çalışma koşullarıyla ve meslek hastalıklarıyla boğuşarak hayatları kararıyor. Yazık!
Kömür deyince, madenden sonra ilk akla gelenler enerji ve çeliktir. Bildiğim kadarıyla, çelik sanayinde olmazsa olmaz girdilerin başında kömür gelir. Enerji üretiminde ise artık çok sayıda “temiz enerji” seçeneklerimiz de var. Ne yazık ki bugün elektrik üretiminde kömür demek, özelleştirilmiş enerji santralleri ve baca filtreleri taktırma maliyetinden kaçınan özel sektörün paragöz patronları demektir, hava kirliliği demektir, ciddi çevre sorunları, halk sağlığı sorunları ve akciğer hastalıklarında yüksek oranlar demektir.
Çocukluğumuzda soğuk kış günlerinde etrafına toplaştığımız, üzerinde kestane çıtırdattığımız, çaydanlığı fokurdattığımız sevimli kömür sobaları ise artık unutuldu; yoksul mahalleler hariç yeni neslin çoğu bilmez.
Hayırsız mirasyedi misali, sınırlı fosil kaynakları tüketerek zenginleşme güdüsü aslında yağma kültürünün bir uzantısı ve bana göre ilkel bir tercih. Beşbin yıl önce madenciliğin doğduğu ve insanlığın teknik gelişim sürecinde büyük bir sıçramanın yaşandığı dönemde kalkolitik karşı devrimi tezgahlayıp neolitik döneme son verenler de insanlığın hayırsız evlatları olup muhtemelen aynı yağmacı karaktere sahip parazitlerdi. Beşbin yıldır insanlığa onca acılar çektirenler de, nihayet bugün vardığımız noktada doğayı mahvedenler de aynı şeytani karakterden başkası değil.
Kategorik tarzda bir madencilik karşıtı olduğum anlaşılmasın lütfen, bu doğru değil, ama alternatifleri varken, örneğin güneş, dalga, rüzgar, hatta hatta biyoyakıt türleri gibi “yenilenebilir” enerji kaynakları dururken, barbarca bir para hırsıyla kamu kaynaklarına el koyup özelleştirerek ve pek de temiz olmadığı besbelli olan fosil kaynakları hesapsızca tüketerek sekiz milyar herkesin soluduğu havanın içine etmek, ölümcül hastalıklara davetiye çıkarmak, aynı havayı soluyarak yaşamını sürdüren onca canlı varlığın yaşam hakkını yok etmek veya tehlikeye atmak ve sayısız canlı türünü iklim felaketinin sonuçlarıyla karşı karşıya bırakmak, üstelik küresel ölçekte ekonomiyi ve siyaseti bu fosil enerji sektörüne göre dizayn etmek, hangi ahlakla, hangi dinle, hangi etikle bağdaşabilir? Ortada düpedüz bir şeytanlık olduğu ayan beyan görülmüyor mu? Ama yok; nizam-ı alem, yani küresel sistem böyle emrediyor! Zira petrodolar’lar günümüzde küresel şeytanın sisteminin belkemiği!
Medeniyet deyince en önemli kıstaslarından birinin “sürdürülebilirlik” olduğuna kuşku yok. Bunu görmek için illa permakültür alimi olmaya gerek yok; bence makul bir IQ seviyesi ve biraz vicdan, yeterli. Bu bağlamda son birkaç yüzyıldır giderek artan oranda fosil yakıt kullanımını, adeta sahranın suyunda medeniyet kurmaya benzetiyorum. Sahra çölünde milyonlarca nüfusa sahip kentlerden oluşan bir medeniyet, sizce iyi fikir midir? Biliyorum, hemen “su yok” diyeceksiniz, ama var; işin gerçeği o ki bir zamanlar, en az on-onbeş bin yıl veya daha fazla geriye gidersek, son buzul çağı döneminde, sahranın olduğu bölge de dahil olmak üzere Afrika kıtasının geneli cennet gibi yemyeşil olup, o dönemden bu yana Sahra çölünün altında biriken ve bugün dahi muazzam miktarda olup varlığını koruyan bir fosil su kaynağı var. Ama bu fosil kaynağa güvenip sahra üzerinde kalabalık nüfusa sahip bir dizi yerleşim bölgesi kurarsanız, bu sürdürülebilir olmaz, değil mi? Sürdürülebilir bir uygarlık için sürdürülebilir kaynaklara güvenmelisiniz; yağmur gibi, dereler gibi, mevsimselliğine rağmen sürekliliği olan, doğanın her yıl yeniden yeniden sunduğu kaynakların sürekliliğinden emin olmalısınız. Çünkü kaçınılmaz olarak yeraltındaki bu yenilenemeyen fosil su kaynağı tüketilmeye başladıktan bir süre sonra zamanla azalıp tükenmeye yüz tutacak, artan nüfusa yetmemeye başlayacak, önce iç çekişmeler ve paylaşım sorunları baş gösterecek ve bu farazi çıtkırıldım medeniyet bir gün mutlaka çökecektir.
Şimdi bu sonucu öngörmek için kahin olmaya gerek yok, tamam, bu örneği hemen anlayabiliyoruz da, ne hikmetse, hidrokarbon enerji kaynakları üzerine kurulan 20-21. yy medeniyetinin sürdürülebilirliğini hiç umursamıyoruz. Petrol biterse biter, ne olmuş, biz de başka kaynaklar bulur aynen yola devam ederiz havasındayız ve hiç istifimizi bozmuyoruz. Oysa görmüyoruz ki, henüz petrol bile bitmeden biz doğayı bitirdik, gıda güvenliğimizi yitirdik, onsuz asla yaşayamayacağımız kaynaklar olan suyumuzu da havamızı da kirlettik, sağlığımızı tükettik, bakın binlerce canlı türü şimdiden yaşam sahnesinden çekildi, insan neslinin geleceği de büyük bir tehlike altında, bunları gören vicdanlı aydınlar yıllardır yırtınırcasına haykırıyor, ama ne yazık ki geniş kitleler olarak halen parmağımızı bile kımıldatmıyoruz.
Kimse kusura bakmasın ama bu gidiş, gidiş değil, değişmek zorunda! Ben size bu satırlardan demiş olayım ki, bunca zalimliğe, bunca nankörlüğe Allah izin vermez. Bu sorunu çözmezsek, çözemezsek, gerçekten de kahin olmaya gerek yok, akibetimiz belli! Kitapta geçen helak edilen nesillerin kıssalarına bir göz atmak yeter.
Fosilcilik hastalığının sosyolojik kökenlerine bakarsak, bedavacılığı ve emeksiz kazanç isteğini görürüz.
İnsanoğlu paleolitik dönemde avcı ve toplayıcı bir komünal ekonomi ile yaşamını sürdürürken, bir noktada doğanın yardımıyla, desteğiyle, teşviğiyle tarımı ve hayvancılığı öğrenmiş, yani doğal kaynaklara emeğini katarak “katma değer” üretimiyle tanışmış ve neolitik tarım devrimi ile anaerkil komünal düzene geçmiş, haksever bir medeniyet kurmuş. Bu tarihsel medeniyetin beşiği de, arkeolojik verilere göre Anadolu. Kimlerin torunları olduğumuzu bilelim diye, yeri gelmişken not düşelim istedim.
Ama ne yazık ki sadece birkaç bin yıl sonra kalkolitik devrim (bana göre devrim değil, kalkolitik karşı devrim demek daha doğru) ile bu kez artı değer ile, yani başkasının emeğine el koyma, başkasının sırtından geçinme ve bedavadan yaşama gerçeğiyle ve de artı değerin ikiz kardeşi olan zulüm gerçeği ile tanışmış. Zira birilerinin bedavadan yaşayabilmesi için diğer yandan bazılarının bedel ödemesi gerek, bazı hayatların adeta posasının çıkarılması gerek. Elbette sorun hangi taraftan olduğunuzla da ilgili; emeğine el konulan taraftaysanız durum kötü, ama başkalarının emeğine el koyanlar arasındaysanız, o zaman umurunuzda mı dünya? Gayet iyi bildiğiniz şu zalim-mazlum ikilemi. Zalimler piramitinin en tepesindekine ise firavun denmiş.
Velhasıl yaklaşık beşbin yıldır “sistem”, artı değer ve sınıflı toplum üzerinde yapılanmış ve tüm bu süreç boyunca her ne kadar “insanoğlu için emeğinden başka kazanç yoktur” diyen ve emeğin hakkını alınteri kurumadan ve eksiksiz vermeyi emreden Söz’ler duymuş olsalar da ne yazık ki onların kulakları var işitmez, gözleri var görmez, akılları fikirleri, varsa yoksa menfaat peşinde, bu zaman zarfında milyarlarca insanın ömrünü heba etmişler ve etmeye de halen devam ediyorlar.
Bugün bizde de devran aynen böyle sürüyor; kimileri başkasının çalışıp ürettiğini tarladayken üç kuruşa alıp kente götürüp onbeş kuruşa satarak, kimisi gayrimenkül rantı üzerinden, kimileri batılı şirketlerin acenteliği üzerinden veya bir şekilde elde ettiği bir başka imtiyaz üzerinden, hayata adeta hiçbir somut değer katmaksızın, hayat boyu keyif sürüyor. Bunların en kötüsü de kamu kaynaklarının yağmasıyla sonuçlanan siyaset rantı.
Yani “çalışmak ibadettir” sözü doğruysa ve değer üretmek anlamına geliyorsa, “ibadet etmeksizin” ve başıboş bırakılmış kaynakları tırtıklayarak geçen bomboş hayatlar.
Ülkemizde, çalışanın değil çalıştıranın kazandığı, emeğin değiş ribanın en yüce değer olduğu “çağdaş” ekonomi, kamudan geçinen özel sektör, “hür teşebbüs” veya “iş adamlığı” biraz böyle bir şey. Rant varken, riba varken, imtiyazlar varken, çalışmaya, üretmeye, bilgiye, argeye ve innovasyona dayanan girişimciliğe ne hacet, toprağın altında zenginlikler kuzu kuzu yatıyor. Siyaset ve bürokrasi sağ olsun; ruhsat demek, ayrıcalıklı olmak, imtiyazlı olmak demek, kamunun kaynaklarını sağmak demek, emeksiz kazanç demek.

» » sonraki

Paylaşın: