Terra Preta’nın Öyküsü

Biochar yeni icat falan değil; daha ziyade kaybettiğimizi bile unuttuğumuz bir eşeği hiç ummadığımız anda tesadüfen bulmak misali bir “keşif” desek, bence daha doğru olur. Biochar’ın “b”si demek “terra preta” demek; o nedenle konuya terra preta ile girelim dedik.
Terra Preta’ya dair ilk somut bilgiler 19. yy sonlarına dayanır, ama biochar’a dair bilimsel düzeyde farkındalık çok daha sonra, ancak yarım yüzyıl önce filizlenmeye başlamış. Kamuoyu düzeyinde ilgi ise sadece bizde değil, uluslararası alanda bile adeta yeni doğmuş bebek misali. Bu nedenle, 21. yüzyılın yıldız adayı biochar bence önümüzdeki yıllarda büyük bir hızla gelişmeye aday.
Ülkemizde ise, doğrusunu söylemek gerekirse akademik düzeydeki ilgi dahi henüz ne yazık ki sıfıra yakın ama gene de çok şükür ki sıfır değil, zira kaynakçalarda geçen bazı bilimsel makalelerde bazı akademisyenlerimizin adını görünce insan çok seviniyor. İnşallah bu sayı hızla artar. Bu arada bazı bilinçli doğaseverlerin, az sayıda da olsa vicdanlı aydınların, hatta hatta isimsiz kahramanlar misali bazı pırıl pırıl gençlerin, öğrencilerin biochar konusunda nispeten eski tarihli bazı paylaşımlarına internette rastlayınca, doğrusu sevinelim mi yoksa üzülelim mi, insan bilemiyor. Bu gibi ilk örnekler keşke daha çok fark edilip daha çok paylaşılsaydı ve daha yüksek düzeyde bir toplumsal farkındalık yaratabilseydi, bugün organik tarım konusunda muhtemelen çok daha farklı bir noktada olabilirdik. Ne diyelim; herşeyin bir zamanı var herhalde.
Nihayetinde bu bir uzay teknolojisi değil ki; ilkel toplumlarda dahi örneklerine rastladığımız son derece basit doğal süreçlerden söz ediyoruz. Her ne kadar bizde gelenekselleşmiş bir uygulama olmasa da özellikle işin ucunda ekmek olunca yeniliklere açık bir toplum olmamız nedeniyle, her çiftçinin kolaylıkla öğrenebileceğine ve ülkemizin tüm tarım üreticilerinin bu tekniği zamanla benimseyebileceğine inanıyorum. Bugün bence ilk yapmamız gereken en önemli iş, olayın gözle görülmeyen şu mikrobiyoloji tarafını da biraz olsun önemseyip anlamaya çalışmak ve toprak anaya biraz özen göstermek, toprağın içeriğindeki mikro-organizmalara daha fazla düşmanlık etmemek ve toprağı daha fazla hırpalamamak adına kimyasallardan uzak durmak.
Biochar konusunda başlangıç düzeyindeki seminerlerde illa ki Terra Preta’nın ilginç öyküsü anlatılır; biz de eksik bırakmayalım.
Terra Preta antropolojik, daha doğrusu arkeolojik bir buluntu. Biochar uygulamasının belki de ilk ve ilkel bir örneği. Kömür için kullanılan kara elmas veya kara altın gibi abartılı tarzda değer belirten metaforlar, doğrusu terra preta için de çok yakışıyor. Öykünün kökeninde de zaten el dorado arayışı var, yani kayıp hazineyi bulmak uğruna harcanan hayatlar. Bir bilselerdi, hazinenin tam da gözlerinin önünde olduğunu…
Öykünün başlangıcı ta Kristof Kolomb’a değin uzanıyor. Amerika’nın keşfinden sadece birkaç yıl sonra, ta 15. yy sonlarında, keşifler yeni keşiflerin kapısını aralarken ve İspanya coşmuş ve de kim tutar bizi modunda iken İspanyol yetkililerden kaşif Kolomb’a “kara derili insanların olduğu sıcak bölgeler ile altın, gümüş gibi hazinelerin ilintisi” telkin ediliyor ve emir demiri kesince Kolomb dümeni güneye kırıyor ve Güney Amerika’yı da keşfediyor.
Keşfediyorsa da görüyor ki hazine mazine yok, ama yine de el dorado rüyası ve arayışı asla bitmiyor. Dünya insanlığının baş belası olan kapitalizmin bir anlamda sanayi devrimi öncesinde gerekli sermayeyi biriktirme sürecini temsil eden sömürgecilik dönemi işte böyle başlıyor. Bu dönemin ana motivasyonu, işte bu keşifler sayesinde elalemin mutlu mesut yaşadığı yeni topraklara konmak, mallarını mülklerini yağmalamak, buldukları değerli her şeye el koymak, gasp etmek, zenginlikleri aşırarak kendi ülkelerine taşımak. O dönemde henüz sadece bir tohum halinde olan ve bugün küresel tefeci haline gelen dünya finans sisteminin o ilk ana kaynağına, pınarın gözüne bakınca gördüğümüz, endüstriyel artı değerden veya “helal” denilen ticari kardan ziyade, sömürgelerin maruz kaldığı yağma ve gasp ve kan ve gözyaşı. Hak, hukuk, kural mural tanımayan barbar bir yağma sistemi üzerinde kurulan tırnak içinde “kapitalizm” deki “-izm” eki de bu gerçekler ışığında muğlaklaşıyor; kapitalizmi sosyo-ekonomik bir sistemden ziyade paraya tapınılan din şeklinde tanımlayanları neredeyse haklı çıkarıyor. Bu açıdan bakınca kapitalizmin ekonomi politiğini çözümleyeceğim diye ciltler dolusu kitap yazmak için yıllarını veren Marx onca zahmete girdiğine pişman mıdır diye insan düşünmeden edemiyor. O bölgelerde yaşayan güya “ilkel ve barbar” hayatlara ne olacağı ise, bu yağmacı “kaşif”lerin ve de bu kriminal tiplerin azmettiricisi “batı medeniyetinin” umurunda değil elbette. Batının bu zalim zenginleşme süreci hem kuzey hem güney Amerika yerlileri için korkunç bir yıkım anlamına geliyor. Sakın yanılmayalım ve iyi bilelim ki, Akif’in “tek dişi kalmış” diye nitelediği ve bizim garibanların “çağdaş medeniyet” veya “batı medeniyeti” diyerek hayran hayran seyrettikleri, mankurtların ise önünde secdeye durup ona hizmet etmeye ömürlerini adadıkları o canavarın bugün üzerinde oturduğu refah ve zenginliğin kökeninde esas olarak işte o dönemden bu yana masum ve mazlum halklardan gaspedilen bu maddi zenginliklerin birikimi yatıyor. Batılı halklar da nihayetinde kardeşimiz olsa da, kim ne kadar inkar ederse etsin, “batı medeniyeti” gerçeği işte bu kadar net.
Kolomb’dan yaklaşık kırk yıl sonra bu kez baharat yolu üzerinden, yani batıdan Amerika’ya ulaşan ve gene altın, gümüş, tarçın, baharat vs bulmayı hedefleyen Pizarro, Ekvator kıyılarına laşıyor. Bu arkadaş da gene aradığını bulamasa da, And dağlarının öte tarafında çok zengin halkların yaşadığına dair duyumlar alınca doğal olarak altın iştahı kabarıyor ve astlarından Orellana’ya buraları keşfetme ve fethetme emrini veriyor. 1541’de düzenledikleri seferde Orellana ve ekibi And dağlarının doğu eteklerinden Amazon havzasına başarıyla giriş yaptıysa da, “tamam yerini bulduk işte, keşif bu kadar, dönelim” diyemiyorlar, çünkü altın hırsıyla kudurmuş bir kaç düzine adam “buraya kadar gelmişken altını bulmadan asla dönmeyiz” diyerek isyanla tehdit edince keşif seferi mecburen nehrin içlerine doğru devam ediyor. Amazonların iç bölgelerine seyahatleri sırasında tüm yaşadıkları, Carvajal tarafından günlüğe kaydediliyor, ama adamcağız sadece gördüklerini mi kaydetti yoksa Orellana’nın dediklerini mi, ya da kayıtlar gerçekle ne kadar örtüşüyor, bilemeyiz. Ama seyahate dair bilgiler bu resmi günlükten ibaret değil. Dönünce Orellana resmi makamlar önünde keşif seferinin hesabını veriyor ve ifadesinde altın ve gümüş gibi detaylara da yüklenince, muhtemelen biraz da abartınca, bu kez deneyimli bir kaşif olarak yeni bir sefer için bağış toplama hakkı elde ediyor. İkinci seferde ise teknesi alabora olup batıyor ve Orellana bu kazada boğuluyor. Bu tarihten sonra ise yaklaşık yüz yıl boyunca, Orellana’nın tüm iddialarına ve el dorado hikayelerine rağmen Amazonlara başarılı bir sefer düzenlenemiyor. Nihayet 1637’de Teixeria’nın ekibi Amazonlara giriyor ama Orellana’nın anlattıklarını doğrulayacak hiçbir kanıta raslayamıyor. Bu nedenle Orellana o günden beri “tarihi bir yalancı” olarak damgalanıyor. Bugün akademik düzeyde bazı makalelerde bile Orellana’dan “ün veya para uğruna yalan söyleyen bir sahtekar” olarak bahsedildiğini okuyabilirsiniz. Haksız da sayılmazlar, zira bilimsel verilere göre Amazonlardaki doğal toprak yapısına bakıldığında hiç de öyle Orellana’nın anlattıklarını destekler nitelikte, büyük bir nüfusu besleyebilecek zengin tarım kaynakları görüntüsü yok.
Kronolojik olarak ana hatlarıyla özetlenen bu berbat hikayenin sonunda “el dorado yokmuş” sonucuna varmak için bence acele etmeyin. Birkaç paragraf daha sabredelim ve bazı ilginç ayrıntıları görelim.
Günlükten öğreniyoruz ki, nehirde ilerleyebilmek için Orellana ve ekibi iki adet tekne yapıyorlar ve sekiz ay süren nehir macerasına başlıyorlar. İlk günlerden itibaren yerlilerle karşılaşıyorlar. Yerlilerin okları, hatta zehirli okları yüzünden zayiat da veriyorlar ama durmuyorlar. Anlattıklarına göre, başlarına gelen en büyük bela ise, kadın savaşçılar; saçları yerlere kadar uzayan, giysileri altın ve benzeri değerli süsler ile bezenmiş bu kadınlar, en az on erkek gücüne sahipmiş gibi savaşan, tek başlarınayken savaşmaktan kaçınan korkak erkeklerin bile onların yanında cesurca savaşmalarını sağlayan, erkek savaşçıların dönüp kaçtığını görünce onları fena halde cezalandıran, ok atarken de çok ustaca ve birbiri ardına çok hızlı ok atabilen… süper savaşçılar şeklinde betimleniyor. Erkek-egemen toplumda asla hoşgörüyle karşılanamayacak bir durum; düşünebileceğiniz en nahoş düşman tipinden söz ediliyor: karşı cins. Anlatılanların çoğu savaşa dair olsa da, aslında arka planındaki asıl tehdit olan anaerkil toplumsal yapı gözler önüne seriliyor. O tarihlerde son demlerini yaşayan ataerkil Avrupa feodalitesinin yöneticileri bunları duyunca acaba tir tir titremişler midir ve bu yüzden mi adamcağızı yalancı olarak yaftalamışlardır diye düşünmedim değil.
Bakın, gördünüz mü, durup dururken başımıza iş açtık: terra preta’ya ilişkin es geçemeyeceğimiz bir konudan daha söz etmemiz gerekiyor. Yıllar yılı “neden bu nehre Amazon nehri denmiş” diye yazarın sık sık aklına takılan ama yanıtını bulmak için bu yaşına kadar nedense hiç parmağını dahi oynatmadığı o soru, işte bu hikayeyi okurken bir anda çakan bir kıvılcım ile aydınlandı ve terra preta sayesinde bu eski Portekiz sömürgesi ile Anadolu arasındaki dolaylı kültürel bağı da çok şükür görmüş olduk.
Evet, burada bir parantez açalım ve bir kaç cümleyle de olsa Amazonlardan bahsedelim.
Amazonlar konusuna Hitit’lerden girmek istedim, çünkü öyküleri bazı özellikleriyle Türk’lerin Anadolu’ya girişine ve bu toprakları yurt edinmesine benziyor. Coğrafyamıza kuzeyden gelen bir kavim, çok fazla direniş görmeden yerel halk olan Hatti’leri egemenliği altına alıyor ama esas olarak barışçı ve dostça bir ilişki içinde, kültürel bir kaynaşma ve karşılıklı asimilasyon sürecinin sonunda Anadolu’da en uzun süre hüküm süren ve en güçlü ve en görkemli medeniyetlerden biri olan Hitit medeniyeti oluşuyor. Anadolu’nun birçok açıdan çok büyük atılımlar yaptığı çok parlak bir dönem. Hitit dininin “bin tanrılı din” olarak anılmasının nedeni, tüm yerel kültürlere ve dinlere son derece saygılı, ve gerek siyasi gerekse sosyo-kültürel anlamda kucaklayıcı bir yaklaşım benimsemiş olmaları. O dönemde Batı Anadolu’da yaşayan yerel halklarla aralarında da gene barışçı ilişkiler söz konusu. Zayıflamaya yüz tuttukları dönemde ise, deyim yerindeyse tarihin ilk dünya savaşı diye niteleyebileceğimiz Troya savaşı patlıyor. Mitolojide anlatıldığı gibi hani sadece Aka’lılarla Troya’lılar arasında yapılan bir savaş değil bu elbette; Hititler de, çok sayıda Anadolu halkı da Troyalıların yanında, hani bugünlerin moda deyimiyle, adeta bir koalisyon ordusu şeklinde saf tutuyor. Mitolojik anlatıda yer alan karakterlere ve detaylara bakıldığında, saldırganın karşısında bir güçbirliğini, bir Anadolu ittifakını görebiliriz; ki bu karakterler arasında Anadolu’nun kadın savaşçıları olarak bilinen Amazonlar da var. Savaşın tarihi ise, Troya kazısını yürüten arkeologlara bakarsak yaklaşık M.Ö. 1200 yılları. Gene o tarihlere denk gelen bir başka büyük olay daha var: Avrupa’nın kuzey ve orta kesimlerinden çok sayıda topluluk güneye akmaya başlıyor, ki buna kavimler göçü deniyor. Bunlar Ege’yi ve Anadolu’yu geçip ta Mısır’a kadar uzanıyorlar; nitekim Fenikeliler olsun, Filistinliler olsun bu “deniz adamları” ile ilişkili. Bu kavimler arasında örneğin, Yunanistan anakarasına girenler arasında Dor’lar, ve Anadolu’ya girenler arasında Frig’ler de var. Tarihin de yardımıyla eğer mitolojiyi yerli yerine koymazsak birçok ayrıntıyı doğru anlayamayız diye düşünüyorum. Troya savaşının ve kavimler göçünün ardından gelen korkunç yıkım yüzünden bölgemize ve civarına karanlık çağlar diye anılan ve yaklaşık beş yüzyıl süren bir sessizlik ve yoksulluk çöküyor; ve karanlık dönem sona erdiğinde ise Hititlerin artık esamesi okunmuyor ve siyasi coğrafya tanınmayacak kadar değişmiş bir halde. Troya savaşı ile Anadolu direnişi zayıfladığı ve Hititler yıkıldığı için mi deniz kavimleri güneye inebilmişler, yoksa bu kavimler göçü yüzünden mi Hititler yıkılmış, bu gibi detaylar henüz aydınlatılabilmiş değil.
M.Ö. 1200’lerde patlayan Troya savaşının ardından, mitolojik anlatılar yani “söylence”, dilden dile kuşaktan kuşağa yayılmış, nihayet karanlık çağlar sona erdiğinde M.Ö. 8. yüzyılda, görme engelli İzmir’li bir şair ve müzisyen olan Homer’in dilinde çok ünlenmiş, ama gene söylem çerçevesinde. “Homer’in İlyadası” diye yazılı olarak ilk kayda geçmesi ise M.Ö. 4. yy olarak tespit ediliyor. Yani, kırk yıl değil, dile kolay, en az kırk kuşak boyunca Anadolu halkı tarafından dilden dile aktarılan bir destandan ve içinde yer alan Amazonlar hikayesinden söz ediyoruz. Birçok detayın canına okumaya fazlasıyla yetecek, çok uzun bir süre, değil mi? Bu süre zarfında Helen sömürgeciler ülkeye çöreklenmiş, toplum değişmiş, siyasi tablo ve kültürel yapı değişmiş, dil bile değişmiş, üstelik yüzyıllar önce savaş alanında olanlar ile o gün destanda anlatılanlar arasındaki ilinti ve bağlantılar, her açıdan manipüle edilmeye açık olan siyasi ve sosyo-kültürel konular.
Bu zaman zarfında, Troya savaşının düşman tarafı olan Aka’larla kuzey kavimlerinden olan Dorlar, Ege’nin batısında Yunan anakarasında kaynaşmış, “dor+aka”lar (ya da “dor+ege”ler) yani grekler oluşmuş, bir süre sonra Akdeniz’e ve Ege’ye sığamamışlar, henüz iç Anadoluya pek sızamasalar da, deniz yoluyla ta Karadeniz’e dek uzanmışlar ve tüm Anadolu kıyılarını sömürgeleştirmeyi başarmışlar, bir koloniler ağı kurmuşlar; bu süreçte siyasi ve ekonomik üstünlüğü ele almışlarsa da, kültürel düzeyde yerli halklarla çekişme ve sürtüşmeler hala devam etmekte. Dünyanın en eski ve en ünlü edebi eseri olarak kabul edilen İlyada’da yer alan Amazonlar söylencesi işte böylesi tarihsel, sosyolojik, siyasi, kültürel bir sahnede şekillenmiş.
Anadolunun ta neolitik dönemden beri ana tanrıçası olan ve bu topraklara sonradan gelmiş olsalar da Anadolu potasında eriyerek “bizden” olan Frigler tarafından da benimsenen ve Kibele diye adlandırılan o meşhur tanrıçanın rahibelerinden söz ediyoruz. Amazonların -bazı kaynaklara göre- Karadeniz bölgesinden, Terme kökenli olduğu iddia edilse de, muhtemelen Anadolu’nun her yerine yayılmış olan Kibele tapınaklarında ete kemiğe bürünen bir sosyal olgudan söz ediyoruz. Hitit döneminde geleneksel olarak her dinin saygı gördüğü bir kültürde, belki de antik toplumun en saygın üyeleri olan “ana tanrıça rahibeleri”. Ülkeleri saldırıya uğradığında elbette topluma karşı sorumluluklarının gereğini yapacaklar, işi gücü bırakacak ve Troya’ya koşup düşmanla savaşacaklar, yurttaşlarına önderlik edecekler, örnek olacaklar.
Nitekim tarihsel ve kültürel kodlarda, sömürgecilerin onca etkisine rağmen, İzmir gibi, Efes gibi antik kentlerin çoğunun adlarında ve kuruluş efsanelerinde Amazonların etkinliği yadsınamaz biçimde görülüyor. Söylenceye göre tüm bu kentleri kuranların birer Amazon kraliçesi oldukları ifade ediliyor olsa da, eğer tarihsel-kültürel kodları doğru okursak, bu yerleşimlerin Hitit döneminde veya sonrasındaki karanlık çağlarda, Amazonların kurduğu Kibele tapınakları çevresinde başladığını anlayabiliriz. Ama o gün Troya savaş alanında bu kadın savaşçıları karşılarında gören Aka’lılar muhtemelen Orellana’nın yağmacı askerleri misali şok geçirmiş olmalı ki, savaşın ardından artık kime neyi nasıl anlattılarsa, veya karşılarındakiler neyi nasıl anladılar veya inandılarsa, “ok atabilmek için göğüslerini kesmeleri” gibi, akla hayale sığmayan detayların, kırk kuşak boyunca dilden dile aktarılan söylenceye yansımış olduğu -veya bir zaman sonra öyküye eklenmiş olduğu- görülüyor. Haliyle, söylence bu şekilde kayda geçmiş ve Orellana dönemindeki Avrupa’ya da bu hali ile ulaşmış.
Gerçi mitolojide bunun gibi örnekler az değil. Sömürgeci greklerin politik-kültürel uydurmalarına baktığımızda en çok Friglere yönelik olduğunu görürüz ki, bunun nedeni kolonileştirme döneminde orta Anadoluda grek etkisine direnen yegane egemen gücün Frigler olmasından başka bir şey değil. Sadece mitoloji meraklılarının değil, öğrencilerin bile çok iyi bildiği Midasın eşek kulakları, tuttuğu herşeyin altına dönüşmesi, Marsiyas müzik yarışması vs gibi öykülerin arka planında, Anadolu halkını aşağılamak isteyen sömürgecilerin hissettikleri aşağılık duygusu çok bariz. Çünkü yüzyıllar süren karanlık çağlara rağmen o tarihlerde Anadolu kültürü hala çok üstün ve görkemli. Ve bugün uluslararası yayınlarda ne yazık ki hala “greek savaşçı kadınlar” diye söz edilen Amazon’lar aslında, acaba kara mizah mı desek, cehalet mi desek, tarihin çarpıtılması mı desek, anlatılanların tam aksine, greklerin atalarından olan Aka’lılara karşı Troya savaşında savaşarak vatanları için şehit düşen Anadolunun kadın askerlerinden başka bir şey değil. Aslında, eserin sahibi olan Homer dönemindeki Anadolu kadınlarının da neneleri, Selçuklu dönemindeki “bacıyan-ı Rum” mensuplarının da neneleri, günümüz Anadolu kadınının da, bu satırları okuyanların çoğunun da neneleri olan Kibele rahibeleri.
Burada yeri geldiği için bir parantez açtık ve hem ilk kez duyanlar için Amazonlara dair farkındalık yaratmak istedik, hem de kafalarına ve ruhlarına yapışan batı gözlükleri yüzünden Anadolu tarihine şaşı bakan ve antik dönemi adeta Yunan medeniyetinden ibaret gören, sözümona “bizim” tarihçilerimiz için de kısa bir not düşmüş olduk. Sonuç olarak, Güney Amerika’daki bu nehre ve havzasına, Avrupa’nın kültürel müktesebatında yer alan İlyada destanındaki en ilgi çekici karakterlerden olan Amazonların adının verilmesinin, Orellana’yı kovalayan Güney Amerika’lı kadın savaşçılarla bağlantılı olduğunu anladık.
Yazarın yıllanmış merakını giderdiği için ve bu hikayenin Anadolu tarihi ile ilintisini de açığa çıkardığı için Terra Preta öyküsüne teşekkür ederek konumuza dönelim.
Orellana’nın seferinden edinilen kayıtlara göre “bizim İspanya’dan hiç de farklı olmayan” diye niteledikleri bir medeniyet düzeyinin varlığı anlaşılıyordu. Yemyeşil bir çevre, yoğun nüfuslu büyük ölçekli kentler, yüksek kent duvarları, gelişmiş ve nehir kıyısı boyunca kilometrelerce uzayan ve görkem ile parıldayan müreffeh yerleşim bölgeleri, kentlerden ayrılmış tarım alanları, velhasıl 16 yy’da Avrupalı kaşiflerin imrenerek baktıkları bir manzara. Anlatılanlara göre, İspanyollarla yerliler arasında birebir iletişim kurulduğu da oluyor ve böylece gözleriyle gördüklerine bir de duyduklarını ekleyerek kayda geçiriyorlar; gerçi hangi dilde iletişim kurdukları bir muamma olsa da, belki de palavracı avcı misali, uydura uydura, abarta abarta hikayelerini zenginleştiriyorlar.
Yaklaşık yüzyıl sonra Teixeira’nın gördükleri ise Orellana’nın anlattıklarıyla hiç uyuşmuyor. Ne o büyük kentler, ne de yoğun nüfus falan ortalarda görünmüyor. Kentler bir yana, büyücek bir köy bile göremiyor; koskoca Amazon bölgesini “sadece yemyeşil bir çöl” diye tarif ediyor. İki seçenek var: ya ortada gizemli bir durum söz konusu, ki aradan geçen zaman zarfında onca kent, onca kalabalık, her nasılsa kaybolup gitmiş, ya da Orellana bir yalancı. Ve kamuoyunda ister istemez ikinci şık ağır basıyor.
Üzerinden zaman geçiyor, nihayet 19 yy ortalarına, hani o güne dek emekleyerek ilerleyen tarihin yavaş yavaş hızını artırdığı çalkantılı döneme, hani birkaç yüzyıllık sömürgecilik birikiminin sanayi devrimiyle şahlandığı ve yanısıra sosyo-ekonomik açmazların derinleştiği, sınıf mücadelesinin yükseldiği, bugün küresel efendi durumuna gelen etnik sermaye grubunun kıta Avrupasındaki savaşlar sayesinde iyice palazlanmış olup pek yakında uçuşa geçmeye hazırlandığı ve bu meyanda bilimsel faaliyetlerin de coştuğu, Osmanlı’nın ise hasta adam olmaya başladığı döneme geliyoruz.
Organik Tarım ve Kompost’un yedinci bölümünde söz ettiğimiz gibi, tam da o tarihlerde Darwin ve arkadaşlarının solucanlar üzerine çalışırken hiç üşenmeden yorulmadan kıtalararası seyahatler bile yaptıkları yıllarda, bir başka bilim adamı da 1870’lerde Amazonlarda gezinirken ilginç bir gözlemde bulunmuştu. Yerel halkın “terra preta” yani “kara toprak” dedikleri ve nehir havzası boyunca küçüklü büyüklü çok sayıda arazi parçaları halinde dağılmış olan ve hemen yanıbaşındaki verimsiz toprağa kıyasla çok daha verimli olan münferit toprak parçalarına tanık olmuşlardı.
Verimsiz bir çayırın yanıbaşında, bol gübre almış, verimli bir tarla düşünelim, tam da öyle; hani günümüzde google haritalardan baktığınızda da aradaki fark aynen böyle görünüyor.
Ortaokul coğrafya derslerinden bilirsiniz, ekvator çizgisinin hemen komşusu olan savan bölgeleri nispeten kuraktır ama yağmur mevsiminde aşırı yağış alır. Bu düzensiz yağışlar nedeniyle, savan bölgeleri her ne kadar yeşil olsa bile genelde tarımsal faaliyetler açısından verimsizdir. Peki, Güney Amerika’nın verimsiz bir bölgesindeki bu verimli alanların ardında yatan sır neydi?
Bilim adamının birincil özelliği elbette meraktır. Terra preta’ya dair gözlemler bilim dünyasında paylaşılınca bu gizemli durumun ardındaki “doğal” nedeni merak edip araştırmak isteyen başka bilim adamları da bölgeye akın ediyorlar ve çok geçmeden anlaşılıyor ki, bu şaşırtıcı verim farkının nedeni doğal değil, antropolojik! Çok geçmeden ormanın işgal ettiği alanlardaki kent kalıntıları da bulunuyor ve şu bizim “yalancı” dediğimiz Orellana’nın anlattıkları yeniden gündeme oturuyor.
Yalancı olan kim; Orellana mı, Teixeira mı?
Bu meyanda 19 yy standartlarıyla bu siyah renkli toprağın analizleri yapılıyor ve içeriğinde yüksek oranda organik maddenin bulunması nedeniyle “mutfak atıklarının biriktiği çöp alanı” olduğu düşünülüyor; dahası, seramik veya kemik parçaları gibi buluntular da bu savı destekliyor. 20 yy başlarında ise bilim adamlarının ayrıntılı çözümlemeleri sonucunda terra preta’nın çürüyüp ayrışmış organik madde, kömürleşmiş bitki artıkları ve çeşitli mineral kalıntılarından oluşan bir karışım olduğu anlaşılıyor. Bu antik toprağın, ilkel yaşamın doğal akışı içinde kendiliğinden meydana gelen bir karışım olmasından ziyade, bu ilkel ürünün arka planında derin bir bilginin olduğu fikri, o dönemin bilim dünyasında daha da sarsıcı ve derin bir merak uyandırıyor.
Amazon havzasının fakir ve asitli toprağının kalabalık bir nüfusu beslemesinin imkansızlığı üzerine geliştirilmiş olan küflenmiş bilimsel tezler yeniden masaya yatırılıp sorgulanmaya başlıyor. Kıtanın diğer bölgelerinde de benzer bir kültürün izlerine ulaşılması ise, eski çağlarda tüm güney Amerika’yı kapsayan güçlü ve üretken bir tarım sektörü üzerinde yükselen kalabalık bir nüfusa sahip görkemli bir medeniyetin varlığını telkin ediyor.
Anlaşılıyor ki, Orellana belki abartmış olabilir ama tamamen yalan söylememiş, ama muhtemelen Teixeira da yalan söylememiş.
Orellana ile Teixeira arasında kalan neredeyse yüzyıllık zaman diliminde yaşanan ekonomik ve sosyal yıkım ise, en akla yakın olasılık olarak, Orellana’nın ekibiyle temas ettiklerinde yerli savaşçıların kaptıkları salgın hastalıklara ve pandemi kökenli kitlesel ölümlere bağlanıyor. Genetik biliminin geliştiği son yıllarda Amerikan yerlilerinin genetik atalarına dair yapılan araştırmalar da nitekim, Avrupa kökenli patojenler karşısında yerlilerin bağışıklık sistemlerinin savunmasız kaldıkları tezini destekliyor.
Yıllar sonra, 1960’lardan itibaren ise bölgenin topografyasında “doğal olmayan” çeşitli geometrik şekillerin, veya uzayıp giden düz hatların varlığı dikkat çekiyor; tüm bu yeni bulgular bir zamanlar bölgede çok büyük ölçekli tarım faaliyetlerinin mevcudiyetine ve Brezilya’dan ta Karayip kıyılarına dek yayılan, muhtemelen binlerce yıllık bir örgütlü tarım geleneğine işaret ediyor. Yazarın çocukluğunda müptelası olduğu Daniken kitaplarında bu tür topografik izlere bambaşka bir yorum getirildiği malum.
Güney Amerika’nın tarım tarihinin ne kadar eskiye dayandığına dair görüşler çeşit çeşit; Orellana’ya atfen beşyüz yıl diyen de var, antropolojik araştırmalara atfen ikibin yıl diyen de, Anadolu’daki neolitik devrim ile neredeyse çağdaş olacak şekilde sekiz-on bin yıl gibi çok daha eski tarihlere götüren de; akademik çevrelerde hala tartışma götüren ve derinleştikçe ilginçleşen, yepyeni bir araştırma alanı.
Bu toprağın özelliklerine de birkaç cümleyle değinelim. Terra preta denilen verimli toprak ile yanıbaşındaki verimsiz toprak arasında en az dört kat verim farkı olduğu yerel halk tarafından zaten bilinmekteydi. Yerli halk zaman zaman terra preta alanlarını kazıyor ve kendi tarlalarına götürüyor veya saksı toprağı olarak satıyorlardı. Atalarının kültürel mirasına maden sahası muamelesi yapıyorlar, adeta yağmalıyorlardı. Oysa ihtiyaç duymaları halinde kendilerinin bizzat biochar üretip topraklarını zenginleştirmeleri o kadar ucuz ve kolay ki! Üstelik, terra pretanın durduğu yerde yayılmasından, öbeğin bir kısmı alındığında zamanla kendini yenilemesi gibi özelliklerinden de haberleri vardı. Bu mucizevi toprağın canlı bir organizma olduğu besbelliydi. Terra pretanın içerdiği kömürleşmiş karbonun tarımsal verime hangi somut mekanizmalar yoluyla nasıl bir katkısı olduğu bilim çevrelerince en başta tam olarak anlaşılamamış olsa da, bu siyah toprağın içerdiği biyokütlenin, hemen yanındaki verimsiz toprağa kıyasla çok daha fazla olduğu net biçimde görülmüştü.
Yeni soruları ve yeni yaklaşımları tetiklemesi kaçınılmaz olan terra preta hakkındaki bu yeni bulguların, toprağın nitelikleri üzerine 60’lı yıllarda başlayan bilimsel araştırmalar üzerinde etkisi neydi?
O güne dek adeta trene bakarcasına toprağın kimyasına bakakalmış bilim çevrelerinin o günden itibaren bakışlarını yavaş yavaş toprağın biyolojisine de çevirmeye başlamasına ve nihayet 1980’lerden itibaren Elaine Ingham hoca’nın da içinde olduğu akademisyenlerin öncülüğünde “mikro-organizmaların rolünün” anlaşılmasına ve bugün her zeminde kabul gören soil-food-web kavramının doğmasına, ta 19 yy’da başlayan tüm bu araştırmaların nasıl katkılar sağladığını en iyi bilim adamları bilir, ama bana soracak olursanız, kısaca “terra preta’nın katkısı aşikar” diye ifade edeyim. Terra preta bulguları geçtiğimiz yüzyılda egemen olan eskimiş ve pas tutmuş yaklaşımları sarstı, silkeledi, bilim çevrelerine yeni bir bakış açısı kazandırdı. Toprağın mikrobiyolojisine dair bugünkü bilgi birikimimizin oluşumunda terra preta araştırmalarının çok değerli bir pay sahibi olduğu asla yadsınamaz.
İkinci dünya savaşının ardından tarımda sözümona “yeşil devrim” dedikleri kimyasal maddelerin kullanılmasının verimi artırması ile terra pretanın verime etkisini kıyasladıklarında o dönemin ziraatçileri şaşırıyorlar; verime etkisi ancak bir veya en çok iki mevsim süren kimyasal gübrelerin yanında, bakıyorlar ki maşallah terra preta en az beşyüz yıl sonra bile hala fark yaratmaya devam ediyor. Bazı küresel şirketlerin menfaat kaygıları açısından, ne kadar da tehlikeli bir bilgi değil mi?
Bunun tam olarak anlaşılıp hayata geçirilmesi ise ancak son yirmi-otuz yılın mevzusu; çünkü bunun için hem bilimsel olarak biochar gerçeğinin yeterince anlaşılıp çözümlenmesi gerekiyordu hem de küresel ölçekte büyük bir güç olan kimyasal gübre-ilaç sektörünün ve dünyanın her yerine yayılmış olan işbirlikçi lobilerinin tam saha presine karşı uluslararası bir toplumsal uyanış ve muhalefet hareketinin filizlenmesi gerekiyordu.
Tarım tekellerinin menfaatlerini tehdit eden bu tür para işlerinde aman ha, oturup bir daha düşünmek gerek; zira küresel güçlerle şaka olmaz! Hükümetler de bunu bilir ve küresel şirketlerin ayağına basmaktan çekinirler; bunlardan gelen talepleri “emir büyük yerden” diyerek hemen yerine getirirler, asla ikiletmezler.
Görülüyor ki, başlıca umudumuz haksever bir sivil toplum ve de sağlığını önemseyen vicdanlı bireyler; bir başka ifadeyle, umut insanda!
Nihayet doğaseverlerin eylemli duaları ve haksever aydınların öncülüğü sayesinde, beklenen gelişmeler 21 yy başlarında gerçek oldu ve biochar gerçeği bugün sadece organik tarıma ve gıda ve sağlık sorunlarımızın çözümüne potansiyel katkısı nedeniyle değil, tüm bunların da fevkinde, küresel ısınmayı yavaşlatıcı ve hatta durdurucu bir etki yapma potansiyeli nedeniyle de tüm doğasever çevrelerde baştacı ediliyor.
Küresel iklim felaketine de atıf yapan bir makalede, beşyüzyıl önce yıkılan bir medeniyetin geride bıraktığı mirasın, kendisini yıkanları ta beşyüz yıl sonra başka bir yıkımdan kurtarması ihtimalinin, “tarihin en büyük ironisi” olarak değerlendirilmiş olması çok manidar olsa da, ayrıca mahçup bir itirafı içeriyor olsa da, bence eksik. Biochar kurtaracaksa sanki sadece onları mı kurtaracak; yoksa medeni insanlığı sadece batıdan ibaret mi sayıyorlar, orası metinden tam anlaşılamıyor ama, terra preta öykülerinin genelinde gözümüze gözümüze sokulan bir başka vurgu var.
Tarihin en büyük trajedilerinden birine ironi derken muhtemelen bir yandan da sırıtan bu batı kafasının ima ettiği, Orellana’nın tanık olduğu yerlilerin medeniyetinin sadece salgın hastalık nedeniyle, yani yerli halkın bağışıklığının zayıflığı nedeniyle yok olduğu tezidir. Bu örnekte belki öyle bile olsa, sadece Latin Amerikada değil, güney, orta ve kuzey Amerika’nın genelinde, Afrika, Okyanusya ve Asya’da neredeyse her yerde sömürgecilik döneminde nasıl da barbarca yöntemler kullanıldığını çok iyi biliyoruz. Orellana ve askerleri ne kadar ileri gitti bilemiyoruz ama sonraki dönemlerde gene aynı bölgede ateşli silahların ne kadar vahşice kullanıldığını bu sömürgeci ülkelerin belgesellerinde bile görebilirsiniz; ki söylemedikleri acaba söylediklerinin kaç katıdır.
Gerek kuzey gerekse güney Amerika’da bir zamanlar milyonlar düzeyinde olduğu tahmin edilen yerli nüfusunun kısa süre zarfında yüzbinler seviyesine düşmesinin sadece yerlilerin bağışıklık sistemlerinin azizliği ile açıklanmaya çalışılması acaba tarihin en büyük soykırımının üzerinin örtülmesi çabasından başka nedir? Yeri gelmişken soralım: tarihin en büyük utanmazlığını yaparak sömürgelerde yapılan soykırımların üstünü örtmeye çalışan, üstelik cinlik yapmaktan da geri durmayıp son yüzyılda kendi eserleri olan dünya savaşları sırasında bizzat kendilerinin sebep olduğu bazı kitlesel trajedilerin suçunu başkalarına yüklemeye kalkan batının bize yönelttiği malum soykırım iftirasının ardında yatan dürtü, sizce “kişi kişiyi kendi gibi bilir” bağlamında mıdır, yoksa sınır tanımayan vahşetlerine doğudan bir suç ortağı bulma gayretkeşliği midir? Katledilen milyonlarca Amazon yerlisinin hesabını sormak sizce de, vaktiyle Anadolu tarihinde yer almış gerçek Amazonların 21. yüzyıldaki torunlarına düşen bir görev olabilir mi? Dahası, Amerikan yerlilerinin kökenine yönelik genetik araştırmalarda, küçük bir grubun vaktiyle Asya’dan Bering yoluyla Amerikaya geçtiklerinin tespit edilmesi karşısında, Amazon yerlilerinin de, kuzey Amerika yerlilerinin de, gerçek Amazonların Anadolu’daki torunlarıyla olan akrabalık ilişkisi ortaya çıkmıyor mu?
Herneyse, konumuza dönersek, yukarıdaki ironi bana sorarsanız eksik söylenmiş. Çünkü terra preta’nın sahiplerini asıl, biochar’ın uzaktan akrabası ve de kömürgiller ailesinin hayırsız yeğeni olan barutun yok ettiği herkesçe malum ve aşikar. Dolayısıyla, barutun yok ettiği o görkemli uygarlığın bizlere bıraktığı doğa dostu ve çok değerli bir kültürel miras olan biochar’ın bugün, beşyüzyıl yıl önce o barutu kullanan barbarların 21. yy’daki torunlarını hem doğayı hem de kendilerini yok etmekten kurtarması, söz konusu “ironi”nin bir başka boyuttaki bir başka ifadesi olsa gerek.
Batı “medeniyetinin” mirasçıları bu ironiyi hep hatırlasın ki, o donuk ve mahçup gülümseme yüzlerinden hiç eksik olmasın! Bizler de onların yüzüne her baktığımızda bu ironiyi hatırlayalım ve bugün hala capcanlı olan batı sömürgeciliğini ve geçmişteki ve bugünkü insani sonuçlarını hiç unutmayalım ki, bugün ve gelecekte kendimize müttefikler araken bir daha yanılmayalım.
Dış politikanın çıkarlar üzerine kurulduğu safsatasını da artık lütfen bırakalım ve dış politikada da etik değerlerin önemini fark etmeye başlayalım. Kıblemiz menfaat değil hak olsun ki, her alanda iyilikleri ve güzellikleri hak edelim.
Tarımsal faaliyetlerimizi biochar ile süslemenin şafağında olduğumuz bugünlerde ise şunu net olarak ifade etmeliyiz ki, terra preta üzerine yaptıkları bilimsel araştırmalar sayesinde biochar tekniğine dair bilgiyi tarihin derinliklerinden bulup çıkaran ve günümüze aktaran batılı haksever bilim adamlarına ve batının doğasever aydınlarına tüm içtenliğimizle teşekkür ederken, diğer yandan da, binlerce yıl öncesinden başlayarak ta beşyüzyıl öncesine değin uzunca bir zaman zarfında geneksel bir folklor öğesi olarak günlük yaşamlarında terra preta kullanmış olup, bu doğa dostu tekniğin günümüze aktarılmasında bir köprü işlevi gören Amazon havzasının masum ve mazlum yerli halkını da rahmetle anmayı ihmal etmemek, kadirşinas vicdanlara düşen bir insanlık borcu olsa gerek.

» » sonraki

Paylaşın: