Darwin’den Ingham’a

Biraz daha gerilere gidince kompost terimiyle ilk nasıl ve nerede tanıştığımı hatırladım.
İzmir Gaziemir’de birkaç yıl önce şubat ayında düzenlenmiş olan bir tarım fuarıydı. Tarıma ilgimizin daha yeni yeni uyandığı, bir çocuk misali her şeye merakla baktığımız, uzatılan her broşürü topladığımız bir dönemdi. Fuarda hem standları geziyor hem de ilginç bulduğum seminerleri izliyordum. Kırmızı kompost solucanlarını ilk kez bu fuardaki bazı standlarda solucan gübresi üretici firmalarının demoları arasında görmüştüm. Zaten basında da solucan haberlerine zaman zaman rastlamaktaydım; yeni ve çok karlı bir işkolu olarak kamuoyunun gündemine adeta dayatılıyordu.
Fuarda Cezmi hocanın seminerini de izleyince ve tarım açısından solucan gübresinin anlam ve önemini görünce solucanlara ilgim de, merakım da, sempatim de iyice artmıştı. Vermicast, vermiculture, vermicompost terimleriyle de ilk kez o seminerde tanıştığımı sanıyorum. Aralarında ciddi nüanslar olsa da “hepsi de solucan boku işte” diyerek, bir dönem hepsini aynı kefeye koyduğumu tahmin edersiniz.
Cezmi Saday solucan alanındaki ilk girişimcilerden, bir öncü, ama kendisi aslında çocuk cerrahisi uzmanı bir hekim. Yıllar önce o da, kendi köyünde verimsiz bir ata toprağında “burada ne yetiştirebilirim” sorusuna yanıt ararken solucan gübresi seçeneğiyle karşılaşıyor ve araştırmacı ve inatçı kişiliği sayesinde neredeyse okumadık makale, ziyaret etmedik solucan tesisi bırakmamacasına, dünyanın çeşitli ülkelerine gidiyor, bilgi ve görgüsünü geliştiriyor ve dönüp bizzat uyguluyor. Solucan sektörünün en bilgili ve en deneyimli uzmanlarından, solucan gübresi seçeneğini ülkemiz tarım sektörünün gündemine sunma misyonunu da üstlenmiş bilgelerinden.
Cezmi hoca seminer sunumunda Darwin’in eserleri arasında solucanlara dair bir kitaptan da söz etmişti. Tam adı: THE FORMATION OF VEGETABLE MOULD, THROUGH THE ACTION OF WORMS, WITH OBSERVATIONS ON THEIR HABITS. BY CHARLES DARWIN, LL.D., F.R.S.
Tabii durur muyuz; eve döner dönmez kısa bir internet araması ile şıp diye buldum ve pdf’lerini indirdim, bir solukta da okudum. Bir buçuk yüzyıl önce yazılmış olmasına rağmen dili de, günümüz okurunun yadırgamayacağı ölçüde kolay ve anlaşılır tarzdaydı. Gerçi birtakım terimler haliyle güncel kültürel yorum gerektiriyordu; ve ayrıeten o dönemde diplomatik ve kültürel çevrelerdeki baskın uluslararası dil olan Fransızca terimler eğer metinde hiç aralara serpiştirilmeseydi bence daha da iyiydi, ama olsun o kadar, değil mi? Kitabı hızla ve biraz da atlaya atlaya okumuştum, çünkü acelem vardı. Bir an önce diğer kaynakları da elden geçirmeli, tarıma dair o yarım yüzyıllık cehaletimin açığını hızla kapatmalıydım. İnternet ortamında pdf’ler, videolar, ne bulursam hortumluyordum desem yeridir. Ama, okullu bir ziraatçide olan temel bilgi formasyonuna sahip olmadığımdan bazan eksik bazan da yanlış anlamalar arasında öğrenme süreci seke seke, topallaya topallaya yürümekteydi. Diğer yandan da kendi mini tarlamızda yapacağımız ve önceki bölümlerde söz ettiğim uygulamalara da odaklanmaya çalışıyorduk.
Aynı fuara bu kış bir kez daha gittim ve gene Cezmi hocanın seminerine katıldım ve seminerin ardından şirketinin standına gidince ayakta kısa bir sohbet imkanımız da oldu.
Sohbetimizde, ürünlerden, piyasadan, sektörün ahvalinden, meslek kuruluşunun yaklaşım ve faaliyetlerinden söz ederken, konu Darwin’in kitabına geldi ve “bu kitabı çevirip yayınlamayı” düşündüğümden söz edince çok sevindi. Kitabın ilgi göreceğine dair inancını ifade etmesi üzerine, tarihsel bir belge niteliğindeki bu bilimsel klasiği çevirip yayınlamayı ciddi biçimde gündemime aldım ve dönünce bir kez daha, ama bu kez hiç bir kelimeyi atlamaksızın, çevirmen gözüyle baştan sona bir kez daha okudum.
İyi ki de okudum, çünkü gördüm ki, bazı bölümler hiç çekilir gibi değildi, “merak edip bunların çevirisini okuyacak olanlara da yazık” diyerek, çeviriden vazgeçmekte tereddüt etmedim.
Meğer, ilk okuduğumda atladığım yerler ne kadar da sıkıcıymış, öyle böyle değil! Solucan yuvalarının yok rüzgar yönünde, yok su akış yönünde santim santim, pardon inç inç tasviri, meyili, rengi, bunların zaman içinde nasıl değiştiği, çevredeki taşların kaç ay sonra kaç cm toprağa gömüldüğü, vs vs vs. Bazı bölümleri atlayarak okursanız iyi de, satır satır tümünü okuyunca bir felaket. Bir detay vermiş adam, bir detay ki sormayın. Ama yani, gel de hayran kalma! Benim daha okurken sıkıldığım olayları adamcağız ömür boyu adeta bir okul gibi, ders gibi, bir tez çalışması gibi bizzat yaşamış, deneyimlemiş. Benim için okuması sadece dakikalar, ama onun için uygulaması yıllar alan süreçlerden söz ediyorum. Peki ya konferanslardaki dinleyicileri, en çok onları merak ediyorum; seminerlerine katılan arkadaşları o uzun tasvirleri sonuna dek hiç horlamadan takip edebilmişler midir sizce?
Sir ünvanlı bir ‘asilzade’nin solucanlara ve solucan yuvalarına dair yaptığı çok sayıda gözlem, ölçüm, deney vs uzun uzadıya tasvirler, gözlemlere dayanan veriler, ne kadar da ayrıntılı, ne kadar da özenli, bu ne ciddiyet, bu nasıl bir merak, nasıl bir sabırdır, nasıl bir aşk ve nasıl bir bilimsel ahlaktır; insanın saygıyla ceketini ilikleyesi geliyor. Gerçekten de bilime yönelik muazzam bir sevgi ve saygı olmadan böyle muazzam bir sabır, ne mümkün? Yaşar Nuri hocanın bilim adamlarının bilimsel faaliyetlerini ibadet olarak niteleyişini hatırladım, ne kadar da doğru söylemiş; işte en güzel örnek karşımızda duruyor.
Peki, bir buçuk yüzyıl önce o tarihlerde acaba bizim asilzadeler nelerin peşindeydi? Muhtemelen beyzadeler cariyeydi, kantocuydu, cümbüştü, lay lay lom -bence- sefilleri oynarken, bilimi hobi edinmiş bazı “gavurlar” da, o zamanın kültüründe belki de en değersiz ve hakir görülen canlılardan biri olan solucanlar üzerinde yıllar süren kesintisiz araştırmalar, gözlemler yapıyor, gerek evlerinde gerek sahada 7×24 kafa patlatıyor, bir tutam bilgi uğruna aylar süren uzun seyahatler yapıp para ve zaman harcıyor, sık sık toplanıp konferanslar düzenleyerek fikirlerini ve deneyimlerini paylaşıyor ve nesnel gerçeğin bilgisine ulaşmak için resmen ömürlerini harcıyorlardı. Gel de saygı ve hayranlık duyma!
Evet bu bir tarihsel belgeydi ama bizlere 21 yüzyıl başında solucanlara dair yeni bir şeyler öğretebilecek türden bir kaynak değil; fakat bir başka özelliğiyle, yani bilimsel yöntemiyle, bilimsel etiğiyle ve bilimsel ciddiyetiyle bir örnek oluşturması açısından bir tarihsel belgeydi. İnşallah bir gün bir babayiğit çıkar ve gereken zamanı harcar ve bu klasik eseri Türkçe’ye kazandırır da, bilime ilgi duyan genç kuşaklara güzel bir örnek sunar; bu yönüyle bence çok ama çok yararlı olur. Kusura bakma Cezmi hocam, benim sabrım yetmedi.
Darwin henüz o yıllarda, toprağın oluşumunda solucanların nasıl bir rolü olduğunu çok iyi tespit etmişti. Daha başlıktan itibaren karşımıza çıkan “vegetable mould” terimi, günümüz Türkçe’sinde sebze toprağı, bitki toprağı veya tarım toprağı, tarım katmanı gibi çeşitli terimler ile karşılanabilir ama eğer motomot, mekanik, birebir çeviri değil de “kültürel çeviri” yapacaksanız, bence en güzel karşılık, atasözlerimize hatta “benim sadık yarim” diyerek, “ondan gelip, bir gün ona döneceğini ve yaşamının kaynağı olduğunu” belirten Aşık Veysel’in türkülerine değin girmiş olan “kara toprak” terimidir ki, Latin Amerikalı kardeşlerimiz de “terra preta” diyerek tıpatıp aynı terimi yeğlemişler.
Tarım yaptığımız, ekip biçtiğimiz, rızkımızı çıkardığımız kara toprak, esas olarak solucanların ve de gözle görülemeyen çok sayıda mikro-organizmanın eseridir. Dini açıdan ifade edersek, “Allah’ın, solucanları vesile ederek bize sunduğu nimet” olan “organik” topraktır. Rızkımızı çıkarmak için tarım yapacaksak, işte bu organik toprakta yapacağız ve organik tarım yapacağız; asla başka tarzda değil! Çünkü organik olmayan toprak, net bir ifade ile, toprak-moprak değildir! Bu apaçık gerçek “organik tarıma inanmıyorum, organik tarım mümkün değil” fikrinde olan ziraatçi dostlarımızın kulaklarına küpe olsun. Solucanların, bakterilerin ve hepsi de Allah’ın kulu olan çok sayıda mikro-organizmaların eseri olan kara toprak bize yetmiyor mu ki, kime ve neye hizmet ettiği belli olmayan -veyahut olan- başka yol ve yöntemlerden medet umuyoruz? Yazık!
Yeri gelmişken, özel duyarlılıklar taşıyan veya “ne yersen osun” tezini benimseyen okuyucu için de bir iki soru soralım: böylesi organik olmayan topraktan kimyasal gübre ve ilaçlar sayesinde elde edilen, organik olmayan, yani doğal olmayan ürünleri tüketmek acaba varoluşumuzla, insanlığımızla ne kadar bağdaşır? Veya bir de dini açıdan soralım, “Allah’ın kulu” mu yoksa küresel tarım şirketlerinin kulu mu olduğu belli olmayan, fıtratı meçhul bu ürünler için, gönül rahatlığıyla helal diyebilir misiniz? Dolayısıyla, ne idüğü belirsiz böylesi bir “yaratığı” yemek, haram-helal kaygısı taşıyanlar için ne kadar uygundur?
Ne dersiniz? Başka soruya gerek var mı?
İngilizce’de toprak kelimesini karşılayan ve aralarında nüanslar olan birkaç terim daha var: earth, soil, ground vs gibi. Toprak eğer kara toprak niteliğinde değilse nedir diye Elaine Ingham hocaya sorsanız, tipik Amerikan İngilizcesiyle ve bitkilere yaşam ortamı oluşturma özelliği olmadığına dikkat çeken bir ifade ile “dirt” terimini yeğler, yani toprak eğer “soil” değilse, ona “dirt” der; hani “toz-toprak” anlamında.
Elaine hoca bir toprak biyolojisi uzmanı, bir akademisyen ve yanısıra sahada da çalışan, deneyen, öğrenen, bildiklerini sınayan, bilgisini sürekli geliştiren ciddi bir araştırmacı bilim insanı; tıpkı yüzelli yıl öncesinin Darwin’i gibi. Ama aristokrat değil, bir halk çocuğu, tıpkı Anadolunun, cumhuriyetin kızı Canan Karatay hoca gibi. Nedense Elaine Ingham ile Canan Karatay arasında birçok benzerlikler buluyorum.
Elbette, bugün toprak ve toprak biyolojisine dair bildiklerimizi ta yüz küsür yıl önce Darwin’in bilme şansı yoktu. O nedenle, Darwin’in kitabını okurken bazı tezlerini belki tebessümle karşılayabilirsiniz. Ama böyle bir bilim adamı “ya bugün yaşasaydı” diye düşündüğünüzde, muhtemelen Elaine Ingham gibi çalışmalar yapardı bence.
Bu nedenle Elaine Ingham’ı, biraz iddialı bir ifade gibi görünse de “günümüzün Darwin’i” olarak nitelemekten kendimi alamıyorum. Hatta günümüzde tarımın ve doğanın maruz kaldığı ağır sorunlar karşısında haksever, cesur ve devrimci bir yaklaşım benimsemesinden dolayı, Elaine hocayı Darwin’in bir tık üzerinde değerlendiriyorum. Ve yaklaşık otuz küsür yıl önce yazdığı Ecological Monograph adlı tezini Türkçeye kazandırmanın, Darwin’in kitabını çevirmekten çok daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.

» » sonraki