Hangi Bilim?

Tarım, gıda, sağlık ve doğaya dair yaşadığımız küresel felakette “bilim”in yeri nedir? Katkısı, payı veya sorumluluğu nedir?

“Vekalet” kavramıyla konuya girelim, çünkü kilit önemde ve insan olarak sorumluluklarımız ile ilintili bir konu. Yurttaşlık sorumlulukları açısından baktığımızda ise temsili demokrasi diye anılan sisteme “dokunan” ve katılımcı demokrasiyi öne çıkaran bir kavram.
Özellikle Kitap’ta yer alan “vekil olarak Allah yeter” ifadesine dikkat çekmek istiyorum. Benim bundan anladığım, “özgür ve onurlu bir insan olarak, sakın ha onu bunu kendine vekil etme, illa birini vekil etmek istiyorsan Allah’ı vekil et, başkasını değil”.
Bir başka ifadeyle: sana ait sorumlulukları da, sana ait olan yetkileri de, sakın ha sakın, hiç kimseye havale etme! Sana ait yetkileri hiç kimsenin gaspetmesine de izin verme!
Nasıl ki, erkek egemen toplumdaki “ben bilmem kocam bilir” kültürünü, veya yurttaşlığın değerini ve anlamını bilmeyenlerin “ben bilmem, devlet büyüklerimiz bilir” veya “ben bilmem, genel başkanımız bilir” veya yobaz çevrelerde yaygın olan “ben bilmem, şeyhim bilir” veya “hoca bilir” türü yaklaşımları eleştiriyor ve mahkum ediyorsak, egemenlerin hizmetine girmiş olan tırnak içindeki “bilim” için de aynı şekilde “bilim adamları böyle diyor, en iyi onlar bilir” yaklaşımını terk etmeliyiz; bilim adamlarını da, iddialarını da sorgulamaktan çekinmemeli ve her “bilim adamı” etiketinin önünde saygı duruşuna geçip ceket iliklemekten vaz geçmeliyiz. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir” sözünü tam anlamıyla içselleştirmiş biri olarak diyorum ki, bilimi, bilimsel çalışmaların sonuçlarını ve bilim adamlarının ilişkilerini ve faaliyetlerini sorgulamayı, yanlış gördüğümüzde ise eleştirip yargılamayı, asla “bilime saygı” ile karıştırmamalıyız. Bilim, sıradan insanlar için dokunulmaz veya tabu falan değildir.
Kitap’ta Allah’ın ayetlerinin bile sorgulanması emredilirken, 21 yüzyılda herhalde “bilim”den dogma çıkaracak halimiz yok. Çok ayıp olur!
Doğanın ve tarımın haline bakınca, herhalde sekiz milyar insan toplanıp, karar verip elbirliği ile ve bile isteye bu küresel felaketi çağırmadık, herhalde sekiz milyar hepimiz bir anda delirmedik, ama belli ki sekiz milyar içinde en azından bir kesim, muhtemelen etki ve yetki sahibi bir kesim, üzerlerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmedi ki iş bu noktaya geldi, değil mi? Hem bireyler, hem toplumlar üzerilerine düşen birtakım görevleri ya savsakladı veya başkalarına (yanlış adamlara) havale etti.
Size düşen görevleri yerine getirmeyip -Kitap’taki açık uyarıya rağmen- başkalarına havale ediyorsanız, havale ettiğiniz özneler hem duruşları hem liyakatleri itibariyle sorunun çözümüne hizmet etmeli; aksi halde eğer bunlar liyakat noktasında yetersiz ise veya sorunun kaynağı ile ilişkili ise, hele ki arada bir takım menfaat bağları da varsa, verdiğiniz vekalet ne yazık ki sorunun çözümüne değil ağırlaşmasına yol açar. Sanırım tarım ve doğa konusunda böyle bir durum söz konusu. Halk deyişiyle, ciğeri kediye emanet etmişiz, üstelik evin kedisine de değil, sokak kedisine.
Bir kez daha Seymen kardeşin kulaklarını çınlatalım.
Dünkü programında Hollanda’ya gitmişti ve tarım konusunda dünyada seçkin bir yeri olan bir “üniversite-iş” kompleksini geziyor ve ballandıra ballandıra anlatıyordu. “Bilim” diyordu; “neden biz de yapmayalım” diyordu. Ben de kendisine Attila İlhan tarzı bir soruyla yanıt vereyim: “Hangi bilim?”; ya da “nasıl” bir bilim? Ne de olsa, tüm bu bilimsel çalışmaların ortaya çıkardığı ürün olan “bilgi” bir şekilde kullanılacak; ama kim kullanacak ve hangi amaca hizmet edecek? Bilgi, tüm insanlığın hizmetinde ortak bir kamusal değer mi olacak, özel sektörün cebinde bir meta mı, yoksa egemen güçlerin tasarrufunda bir güç parametresi mi? Meşhur örneğe göre sorarsak, bıçak ne işe yarayacak; elma soymaya mı, adam kesmeye mi?
Programda Hollandalı bir yetkili, (mealen) “biz şirketlerden para alıyoruz ve onların istediği şekilde tohumları üretiyoruz, onlar da bu işten para kazanıyorlar” derken tam da bizim şikayetçi olduğumuz gerçekleri ifade ediyordu. Üstelik bunu AB fonlarının da katkısıyla, yani kamu kaynaklarını da kullanarak yapıyorlarmış. Görüyor musunuz, ne yapıp etmişler, bu projeye kamuyu da ortak etmişler. Niyeti bozmuşlar, doğayı katlederken illa ki halkı da suç ortağı yapacaklar! Neymiş; meğer “geleneksel tohumların devri geçmiş, ama Avrupa’lı çiftçiler bundan hiç de şikayetçi değilmiş, zira laboratuvarlarda geliştirilmiş, güçlendirilmiş binlerce yeni tohum piyasada tarımın hizmetindeymiş”. Güya alan memnun veren memnun; iyi ama diğer yandan sekiz milyar insanın gıda ve sağlık sorunları ne olacak? Bize soran var mı?
Yumurtadan çıktıktan itibaren kısacık yaşamları boyunca sürekli yem gagalamaktan başka bir seçenek bırakılmaksızın kırkbeş gün içinde kesime gönderilen tavuksu’lara, memnun olup olmadıkları hiç sorulur mu?
Bakın, nasıl da sürekli yiyorlar, keyifleri nasıl da yerinde, çok mutlular çok…, bakın hiç şikayet ediyorlar mı?
Sizce de öyle mi?
Vicdanları sızlatan bu gibi merhamet yoksunu örnekler karşısında ürpermeyen var mıdır? Yoksa bizler ayakta uyurken birileri bizi de bu kanatlılarla aynı muameleye tabi tutuyor olabilir mi? Sizce çok mu farklıyız bu çiftlik tavuklarından?
Fark var tabii, bizler hem önümüze dayadıklarını mecburen yiyor, hem de mecburen parasını ödüyoruz! Yani köleliğimizin sponsorluğunu da üstleniyoruz!
Tıbbi deneylerde, katılımcılardan “bilgilendirilmiş onam” almak diye standart rutin bir etik uygulama vardır; acaba tarım, gıda, doğal kaynaklarımız hakkında da bilgilendirilmiş onamlı bir anket yapsalar, programda sözü geçen Avrupa’lı çiftçiler sizce milyonlarca insanı “beslerken zehirlemenin” vebalini üstlenirler mi? Ya da sekiz milyar özgür ve bilgilendirilmiş ve bilinçli tüketiciye kimyasallı gıdalardan memnun olup olmadıkları sorulsa, acaba nasıl bir yanıt verirler? Dört koldan yürütülen topyekün bir hipnoz kampanyası olmasa, böyle şeytani bir tezgah hiç mümkün mü?
Seymen kardeş haklı mı? Kapalı kapılar ardında tezgahlanmış menfaat ilişkileriyle, kapalı kasalarda saklanan “bilimsel” çalışmaların ürünü bu genetik dümenlerle dünya insanlığını gırtlağından yakalayıp boynumuza boyunduruğu takmak isteyenler hakkında ne düşünürsünüz? Sizce bunlara özenmeli miyiz; yoksa fiile döktükleri bu haince niyet ve planlarından dolayı hesap mı sormalıyız? Tv’de izlerken, kazandıkları parayı duyup heyacanla hayran hayran seyretmeli ve imrenmeli miyiz; yoksa bu insanlık düşmanı, doğa düşmanı, kamu düşmanı, Allah düşmanı tezgah karşısında öfkelenmeli miyiz?
Yerleşkede hukuk şirketinin bile mevcut olması, ister istemez
, bir ordu kadar avukatla gezen mafya liderlerini çağrıştırdı. En çok avukata ihtiyacı olanlar genellikle en azılı suçlular değil midir?
“Kapitalizm umurumda değil” diyen değerli gazetecimiz, Hollanda’da tanık olduğu bu sistemin ülkemizde de uygulanması için can atıyordu. “Konya kadar ülke, dünyada ikinci tarım ihracatçısı, bizim topraklarımız yok mu, üniversitelerimiz, şirketlerimiz yok mu, tarımı geliştirelim, kendi tohumlarımızı üretelim” sözleriyle mantığımıza hitap ederken, sayfalardır yakındığımız olgunun sanki özlemini duyuyordu; ya da ben öyle hissettim.
Bizim üniversitelerimiz, bizim gençlerimiz neden küresel dev şirketlere hizmet etsin ki, kendi şirketlerimize hizmet etsin, bilimsel araştırmalarla kendi tohumlarımızı, kendi gübrelerimizi, kendi ilaçlarımızı geliştirelim, dışarıya onca döviz, faiz vs ödemeyelim, yani tarımı ciddiye alalım ve milletçe zenginleşelim, demeye getiriyor. Ne güzel dilekler! Ama buradaki temel itirazım millilik değil, insanlık değerleri noktasında.
Kelimelerde, tonlamalarda, satır aralarında küçük burjuvazinin o tipik “milli burjuva” hayallerini görüyorum; izlerken gülümsüyorum. Sistemik sorunları sistem içinde çözme arzusu ve arayışı, deyip geçiyorum. Öyle ya, emperyalizme karşı kılıcını çekmeden “milli” olmak mümkün mü? Dahası, kelimenin tam anlamını hak ederek “insan” olabilmek mümkün mü?
Son cümle sizce biraz ağır mı oldu? Yoksa haksız mıyım? Ne dersiniz?
Herneyse, herkesin bir aydınlanma süreci ve bir eşref saati var. Yeter ki, niyetler güzel olsun. Ustanın dediği gibi, bireyler ve toplumlar ancak kendi deneyimleriyle öğreniyorlar; ya da doğrudan kendi varoluşlarına yansıyan esinlenmelerle. Biz gene de iyimserliğimizi ve umudumuzu koruyalım ve “hidayet Allah’tandır” diyerek devam edelim.
Seymen kardeş muhtemelen kızacak ama, itiraz ediyorum ve diyorum ki, inşallah Hollanda’nın bu “seçkin” örneğini kopya edip ülkemizde kurmaya kalkışmayız.
Herşeyden önce “bilimin namusu olmalı” diyorum.
Gerçi tüm batı dünyasında sayısız örneği var ama biz bu Hollanda örneği üzerinden gidersek ve “paranın hizmetinde fahişeleşmiş bilim” diye nitelersek, sanırım en ciddi itiraz burada çalışan yüksek maaşlı akademisyenlerden değil, malum cefakar emekçilerden gelecek ve bu örnekteki gibi tırnak içindeki “bilim”in resmen ruhunu satmış olmasından hareketle “biz sadece bedenlerimizi satıyoruz” diye sitem edeceklerdir. Çok haklılar, kendilerinden özür dilerim.
Egemenlerin hizmetindeki aydınlar veya kralın hizmetindeki bilim, din ve tapınak, ve de bu ayrıcalıklı ve eğitimli hizmetkarların eliyle uygulanan toplumsal hipnoz, ta bakırçağ kent devletleri döneminden bu yana insanlığın beşbin yıllık gerçeği değil mi? Peki ya kapitalist dönemin başından itibaren paranın hizmetine ve de paranın egemen olduğu sistemin emrine girmiş olan aydınlar, medya, akademi dünyası, dini kurum ve yapılar, velhasıl topyekün üstyapı dediğimiz sosyal olgu, işte sınıflı toplumların o beşbin yıllık tarihsel gerçeğinin günümüzdeki “modern” yansımasından başka nedir ki?
Anlayacağınız, hiç de yeni bir şeyden bahsetmiyoruz, ama mevcudu tespit ediyor, olana da olması gerekene de dikkat çekiyoruz. Reel politik, reel ekonomi gibi veya hayatın gerçekleri gibi menfaat temelli uyduruk gerekçeleri bahane ederek, 21 yy’da insanoğluna dayatılan ve felaket boyutlarına varan bu fiili durum karşısında secdeye kapanmıyoruz, insanlığımızdan ödün vermiyoruz, “olan bu, tamam, görüyoruz, ama olması gereken nedir” diyerek sorguluyoruz ve doğruyu arıyoruz.
Yaklaşık yirmi yıl önce (17 ağustos depreminin hemen sonrasıydı), bir grup arkadaş Barbaros bulvarında Conrad’ın önündeki parkta muhabbet ederken, arkadaşlardan birinin bilime meraklı oğlu çimlere sırtüstü uzanmış, yüzünde çocuksu bir tebessümle bulutları izliyorken kendisine ne olmak istediğini sormuştum; anında, net bir yanıt aldım: bilim adamı olmak istediğini söylemişti. “Bilim adamı nasıl olmalı” dediğimde ise hatırladıkça hala ürperdiğim çok net bir yanıt vermişti: “bilim adamı ahlaklı olmalı!” Sekiz-on yaşlarında bir çocuğun bilim ile ahlak arasında bağlantı kurabilmesi, bana hala inanılmaz şaşırtıcı geliyor. Ama bunu bilmeyenler veya bilse de bilmezden gelenler ve umursamayanlar, dünyada da ülkemizde de çoğunluğu oluşturuyor.
Yıllar sonra bilgi ile ahlakı ilintilendiren buna benzer ürpertici bir ifadeyi tv’de, “cehalet, bilgisizlik değildir, ahlaksızlıktır!” diyen Yasemin hanımdan duymuştum.
Bilim, tanımı gereği nesnel gerçeğin peşindedir, bilim adamı da öyle.
“Nesnel gerçek” teriminin dilimize de girmiş olan Arapça karşılığı ise “hak”.
Farklı bağlamları da var, örneğin “Yaradan” için de “Hak” terimi kullanılır, zira evrenin en temel ve en belirleyici nesnel gerçeğidir. Sadece birileri “inandığı için” veya birileri “inandığı sürece” var olan bir heyula olsaydı, herhalde “hak” terimiyle nitelenmezdi.
İnsan hakları gibi, emeğin hakkı gibi “haklar” bağlamı da söz konusu, zira bu haklar da bizim kafamızdan uydurduğumuz öznel hurafelerimiz olmayıp, herbiri Yaradan’dan, yani yaradılışımızdan kaynaklanan ve varoluşumuza kodlanmış olan nesnel gerçeklerdir.
Ve “ahlak” terimi de “hak” ile aynı kökenden gelir ve özünde “hak ölçütlerine uygun davranmak”tan başka bir şey değildir.
Ahlak unsurunu bilimin ve bilim adamının birincil niteliği olarak gören o küçük çocuğun yanıtındaki hidayet’i, ve hidayetin kaynağını, fark edebildiniz mi? Edebildiyseniz, karamsar olmaya asla mahal olmadığını da, yalnız olmadığımızı da fark etmiş olmalısınız.
Bu kısacık linguistik bakış, bilimin ve bilim adamının tam olarak neyin peşinde olması ve nelerden uzak durması gerektiğinin de işaretini vermiyor mu?
Hak’kı bir kenara koyup menfaatin peşinden giden, paranın hizmetine girmiş olan tırnak içindeki “bilim”, sizce hangi sıfatı, hangi nitelemeyi hak ediyor?
Hollanda örneği üzerinden “wow, bilim!, meğer sen nelere kadirsin! Müthiş bir örnek! Aynısını ülkemizde de kurmalıyız” diye düşünmek sizce doğru mu?
Bana sorarsanız, bize onur verecek olan, Hollanda örneğinin aynısını kurmak değil, inşallah daha da iyisini, daha da üstün ve nitelikli bir örneğini kurmak, ama paranın sahibi her kim ise onun hizmetinde değil, Hak’kın hizmetinde, halkın hizmetinde, kamunun hizmetinde, herkesin hizmetinde, insanlığın hizmetinde, “sağlıklı yaşam hakkının hizmetinde” kurmaktır. Bunun için, bilimsel ve akademik çalışmaların “paranın efendileri” veya şirketler tarafından değil, sadece kamu kaynaklarıyla ve siyaset üstü bir şekilde fonlanması çok çok çok önemli; ve bilimin gerçekten bilim olmasının ve olabilmesinin bir numaralı güvencesi.
Hatta öyle ki, kaynak tahsisinin seçilmiş siyaset veya atanmış bürokrasi tarafından da değil, ama gene siyaset-üstü ve bağımsız sivil-kamusal kurumlar aracılığıyla ve tamamen şeffaf biçimde yapılması da, en az kaynağın menşei kadar önemli.
Nasreddin hoca ne diyor: parayı veren düdüğü çalar! “Bilim”i şirketler fonluyorsa, hasılatı da gene onlar toplayacak elbette.
“Bilim” sıfatını hak eden gerçek bilim, “ey Yaradan, sen bu işi beceremedin, bak senin yapamadığını biz yapıyoruz” diyerek, şirket sırrı olarak kasalarda sakladıkları genetik oyunlarla doğal olmayan hibrid tohumlar üretip “eli mahkum” çiftçilere her yıl satmak üzere şeytani bir “iş-modeli” kurmaz. Siyasilerle bir kukla misali oynayan ve “sertifikalı değil” diyerek binlerce yıllık evrimin ürünü doğal atalık tohumları zorla yok eden küresel şeytani operasyonun bir parçası da olmaz. Toprağı zehirli gübrelerle mahvederek çiftçiyi kimyasal seçeneklere, kimyasal ilaçlara da mahkum etmez. Milyonlarca bitki ve hayvan türünün yaşam ortamının yok olmasına yol açan küresel bir doğa felaketine de izin vermez. Hele, böyle bir felaketten menfaat devşirmeyi ise, hiç düşünmez! Zehirli tarım faaliyetleri yüzünden gıdaların toplumu zehirleyici bir etki yaratarak onca hastalık üretmesine ve adına “sağlık!!! sektörü” dedikleri, toplumları iliğine değin sömüren bir “hastalık sektörü” veya “ticari tedavi sektörü” yaratılmasına da alet olmaz. Çünkü gerçek bilim “insan” içindir ve menfaat beklentisi olmaksızın tüm insanlığa hizmet eder; paranın sahiplerine değil!
Bir yanda Hollanda örneği ve kapitalist dünyadaki özünde birbirinden farksız binlerce, milyonlarca örnek, ve diğer yanda ise -bence- kamucu sisteme yakışan ve sadece hak’kın hizmetinde olan bilim. Elbette ikisini de sorgulayalım. Ama sizce hangisini örnek alalım?
Bu bağlamda, Elaine Ingham hocanın ve arkadaşlarının bilimsel çalışmalarındaki ahlakı; ve bunun insanlık için ne kadar değerli, ne kadar anlamlı, ne kadar saygıdeğer ve sevgideğer olduğunu fark edebiliyor muyuz?
Değerli gazeteci kardeşimize, “bilim” diyorsun ya, bir ara yolun düşerse bir de Amerika’ya uzanıp Elaine hocayla da bir program yapsan nasıl olur, diye öneriyorum; ve o programın yayınlanmasına acaba çalıştığın kanal izin verir mi, doğrusu çok merak ediyorum ?

» » sonraki

Paylaşın: