Kara Toprak ve Kompost

Elaine Ingham’ın “soil-food-web” kavramı, onun tezlerinin merkezini oluşturuyor; hatta sahibi olduğu eğitim ve danışmanlık şirketinin web sitesine de aynı adı vermiş.
Toprakta, hiyerarşinin en altında yer alan bakteriler ve mantarlardan, protozoalar, nematodlar, arthropodlar… diye yükselen ve solucanlara, böceklere ve nihayet kuşlara, avcı ve kemirgenlere değin uzanan bir besin ağından söz ediyor. En alttaki bakteriler ve mantarlar birbirlerini yerler, onların üstünde yer alan nematodlar da hem onları hem de birbirlerini, ve daha üstte yer alanlar bir alttakileri. Böylece, nasıl ki gözle görülür doğada bir besin zinciri ve bir doğal denge olduğunu gözlemliyorsak, gözle görülemeyen mikro ölçekteki canlıların doğasında da bunun aynısı veya benzeri bir yapılanma söz konusu.
Herşey belirli bir denge içinde, sürdürülebilir bir denge ve uyum içinde yürüyor doğada; ta ki insanoğlu devreye girene kadar. Nasıl ki, örneğin denizdeki veya ormandaki belirli bir hayvanı aşırı avladığınızda (veya medeniyetimiz! sayesinde aniden nesli tükenme noktasına geldiğinde) nasıl da doğanın dengesi bozulup sorunlar ve anomaliler baş gösterirse, toprağın içindeki mikro yaşamda da durum farklı değil. Örneğin falanca kimyasal maddeyi kullanıp bir anda topraktaki azot oranını patlatırsanız, bazı bakterilerin popülasyonu bir anda aşırı yükselip başka bazı mikro canlıların yaşam kaynakları bir anda tükenebilir; böylece aşırı çoğalan o bakteriler ile beslenen başka bazı canlıların da sayısı anormal artabilir, ta ki bir süre sonra sözkonusu o bakterilerin bile tükenmesine değin istenmeyen ve öngörülemeyen sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Doğadaki dengeyi bir kez bozduğunuzda, evet belki doğa bir süre sonra yeniden kendine gelir ve kendi içinde dengeyi yeniden sağlar ama bu süre zarfında hiç hesaplanmayan doğal felaketler de yaşanır. Sonuçta sadece doğa değil, o çok kıymetli tarımsal ve ticari faaliyetleriniz de bundan zarar görür.
İşte bu nedenle doğanın ciddi bir tehdit altında olduğu bu son dönemde “sürdürülebilir tarım” (permanent agriculture) teriminin kısaltması olan “perma-culture” adında, doğayı önemseyen, doğa için kaygılanan yeni bir akım ortaya çıkmış ve ısrarla, tarımsal faaliyetlerde “doğal süreçlere minimum müdahale” ilkesini savunmaktalar. Doğaya saygı, doğal süreçlere saygı, tarım yaparken toprağın içindeki mikro yaşamı azami ölçülerde korumaya yönelik neler yapabiliriz, nasıl yapabiliriz diye kafa patlatıyorlar; doğaya gaddar bir sahiplik duygusuyla değil, saygı ve sevgiyle yaklaşıp yeni nesil tarım yöntemleri geliştirmeye çalışıyorlar. Entel-dantel noktalara kaydıkları da oluyor belki ama, fikirleri de çabaları da o kadar değerli ki, her türlü takdirin üzerinde. Yaradan’ın özene bezene yarattığı doğaya saygı ve hizmetten daha güzel bir ibadet var mı?
Yeri gelmişken, permakültürcülerin benimsemiş olduğu “doğaya ve çevreye minimum rahatsızlık ve maksimum saygı” ilkesini keşke biraz olsun sosyal yaşama da uygulayabilsek diye düşünüyorum. Sonuçta, bu bir kültür meselesi. Çevreye verdiği rahatsızlığı zerre umursamayan, aksine, örneğin atıklarını oraya buraya gururla bırakanların, veya örneğin cep telefonlarıyla kamusal alanlarda, hatta evinin balkonunda penceresinde kendini ifade ederken “bağırıyorum, o halde varım” tarzı boy gösteren empati yoksunu zavallı karakterin, tarım veya balıkçılık sözkonusu olduğunda da benzer bir şekilde saygısızca, hoyratça yöntemler kullanarak doğal çevreye gaddarca ve bencilce yaklaşması arasında sosyokültürel, sosyopsikolojik bir ilinti yok mu sizce?
Görülüyor ki çok çeşitli alanlara yayılmış olan ve farklı türden onca sorunumuzun tümünün de üstyapısal kökeninde aslında yozlaşma sorunu veya kültürün ve tinselliğin yeniden inşası sorunu yatıyor. Burada konu ettiğimiz tarım sorunu ise bu çok boyutlu kültürel dönüşümün sadece bir kulvarından ibaret. Bu bağlamda, “önce maneviyat” diyenlere veya “asıl sorunumuz teolojik” diyen Yaşar Nuri hoca ve öğrencilerine de kulak vermek ve anlamaya çalışmak belki de sorunun ana halkasını yakalamamıza yardımcı olabilir diyor ve parantezi kapatıp asıl konumuza dönüyorum.
Elaine hocanın Youtube’da izlediğim videolarında, permakültür akımına aidiyet belirten bir ifadesine doğrusu hiç tanık olmadım, ama permakültür temsilcilerinin çeşitli konuşmalarında Elaine hoca’ya karşı büyük bir saygı ve hayranlık beslediklerini gördüm. Her fırsatta yiğidin hakkını veriyorlar ve “bizim bu bildiklerimiz ve söylediklerimiz aslında Elaine Ingham’ın kuramının sonucu, onun çalışmalarının ürünü” diyerek, telifin sahibini belirtmeden geçmiyorlar.
Görülüyor ki, Allah hidayeti dilediğine/dileyene, özellikle de hakseverlere veriyor.
Elaine hocanın bir toprak tasviri var; mealen diyor ki, yılın herhangi bir gününde, tırnaklarınız kırılmadan elinizi toprağa daldırıp bir avuç toprak alabiliyorsanız ve avucunuzda dağılıyorsa, o toprak iyidir, kalitelidir. Tabii, Elaine hoca uzun ojeli tırnaklı bir kokona değil ama, sahada çalışıyor olsa da akademisyen bir bayan kimliğiyle biraz feminin bir tarif kullanıyor. Bu tanıma göre hoca, toprağın hem yumuşak dokuda olması, hem nem oranı, hem havalanmasına dair bir dizi fiziksel parametreye işaret etmiş oluyor. Ne var ki, bu özelliklerin kökeninde sadece toprağın dokusunun ve inorganik ana dolgu maddesinin fiziksel niteliklerine atıf olmayıp, konuyu nihai olarak soil-food-web kuramının özündeki mikro-organizmalara bağlıyor. Ne de olsa, biyolojik düzlemde süren yaşamın kimyasal sonuçları olduğu gibi, kimyasal düzlemdeki oluşum ve etkileşimlerin de fiziksel sonuçları oluyor.
Bitkinin kökünü besleyen de, kökün derinlere inmesini sağlayan da, suyun ve oksijenin ve de bitkinin ihtiyaç duyduğu besin öğelerinin gereken derinliklere kadar inmesini sağlayan da, hatta toprağın dokusunu terbiye eden de hep bu mikro-organizmalar; daha doğrusu, bakteriler ve mantarlardan başlayıp solucan ve predatörlere değin uzanan bir besin zinciri veya daha doğru bir ifadeyle “toprak-besin-ağı” olan soil-food-web.
Toprak bu nitelikte olmayınca ne oluyor? Örneğin, kaymaklanma veya dip-kazan tabakası oluşuyor ve suyun derinlere süzülmesini engelliyor, oksijenlenme sorunu meydana geliyor ve bu da patojenlerin geliştiği anaerobik ortamlara yol açıyor.
Bu takdirde, aerobik mikro-organizmalar derinlere inemediği gibi, dolayısıyla bitkinin kökü de derinlere inemiyor, çünkü gelişemiyor, beslenemiyor ve güçlenemiyor; kökler daha ziyade yüzeye yakın, dolayısıyla zayıf kalıyor, ve patojenik mikro-organizmaların, zararlıların, böceklerin vs saldırılarına maruz kaldığında korunamıyor çünkü özsavunması, veya bağışıklık sistemi zayıf kaldığından düşmanla baş edemiyor. Böylece çiftçi hem zehirli tarım ilaçlarına mecbur kalıyor hem de zehirli gübrelere. İş bu noktaya geldiğinde, toprağın biyolojisine büyük zarar veren doğa dışı, doğa düşmanı her kimyasal uygulama, bir dahaki sefere gene aynı zehirli seçenekleri bir kez daha davet ediyor; ve yıldan yıla mikro canlıların sayısı ve türleri gitgide daha büyük oranda olumsuz etkileniyor ve sonuçta çiftçi gitgide daha büyük oranda kimyasal seçeneklere mahkum kalıyor. Yıllar geçip nihayet toprağın biyolojik yaşamını tamamen yok edince, adeta toprak içinde topraksız tarım noktasına geliyor, ki bunun yerine belki de tamamen yapay kültür ortamında, kelimenin tam anlamıyla “topraksız tarım” yapmak, muhtemelen daha mantıklı ve daha tutarlı bir yaklaşım oluyor. Acıklı bir son.
Elaine hocanın iddiası (mealen) şöyle : kimyasal gübreler iyi toprakta fark yaratmaz, verimi etkilemez; toprak iyi durumdaysa, yani toprağın biyolojisi eğer olması gerektiği gibiyse, kimyasal gübreyi ne kadar atarsan at fark etmeyecek, verim asla artmayacaktır, çünkü zaten toprağın ve bitkinin o yapay gübreye asla ihtiyacı yoktur; ama biyolojiyi öldürürsen işte o zaman kimyasal gübreye mecbur kalırsın ve görürsün ki, alacağın verim atacağın kimyasal gübreye ve ilaca bağlıdır; işte o zaman gübre ve ilaç firmasının temsilcileri tarlanı ziyaret ettiklerinde seni kolaylıkla o gübreyi satın almaya ikna ederler.
Görülüyor ki Elaine hoca, kimyadan, maddeden, cansız moleküllerden falan pek medet ummuyor, bunun yerine, tümüyle biyolojiye, Allah’ın yarattığı ve doğal süreçleri emanet ettiği mikro-organizmaların görevlerine ve işlevlerine odaklanıyor. İlahi tasarıma inanıyor, fıtrata güveniyor. “Bırakın doğa işini yapsın, nankörlük etmeyin, bizlere bahşedilen ve emanet edilen doğayı katletmeyin… ” demeye getiriyor.
Şimdi sorayım: tarım konusunda böylesi devrimci bir yaklaşıma daha önce hiç tanık olmuş muydunuz? Doğrusu ben bu tezlerin ilk kez Elaine hoca tarafından bilimsel bir tarzda dile getirildiğine tanık oldum. Gerçi daha önceleri de sezgisel bir zeminde buna yakın görüşler taşımaktaydım, ama benimsediğim bu eğilim, bilgi ve bilim temelinde değil daha ziyade dünya görüşü, felsefe ve vicdan temelindeydi.
Daha önceki bölümlerde söz ettiğimiz gibi, bu zehirli kimyasal gübre ve ilaçların etkisi sadece o yıl üretilmiş olan ürünleri tüketen cahil veya aymaz tüketicilerinin ve ailelerinin bedenlerinin zehirlenmesinden ibaret değil; daha da ötesinde, çok yönlü ve uzunca bir zamana yayılan bir etkiyle toplum sağlığının öngörülemeyecek ölçüde etkilenmesi söz konusu. Dahası, toprağın, üzerindeki doğal yaşamın, yeraltı sularının, nehirlerin ve nihayet denizlerin dahi çok uzun bir zamana yayılan etkilenmeleri söz konusu.
Yani, “küresel şeytan” terimini kullanırken hiç de abartmadığımız açık ve net görülüyor. İçinde insan da dahil olmak üzere tüm doğayı mahveden bir sürece tanıklık ediyoruz ve bu anlamda hepimiz -özellikle konuya vakıf olan akademisyenler, tıp camiası ve ziraat erbabı, sorumlu siyasetçi ve bürokratlar ve menfaat devşiren şirketler başta olmak üzere çok ciddi bir sınavdan geçmekteyiz.
Bu küresel cinayetin, bu “büyük günah”ın hesabı illa ki sorulacaktır; benim hiç kuşkum yok, sizin de olmasın.
Elaine hoca, ziraat literatüründe zaten mevcut olan C/N (karbon/azot) oranına da özel bir vurgu yapar. Çünkü C/N oranının bakteri-mantar dengesini de belirlediğine işaret ederek, hem bir hiyerarşik ilişkiyi, hem de bir halef-selef ilişkisini çağrıştıran bir terim olan “gelişim merdiveni”nden söz eder. Mantar ağırlıklı toprağın, yani topraktaki mantar ağırlıklı mikrobiyolojik yaşamın önemine dikkat çeker. Bakterilerin daha ziyade nitrat, mantarların ise amonyum dostu olduğundan hareketle; bakteri ağırlıklı topraktaki azot içeriğin nitrat ağırlıklı olması dolayısıyla ayrık otlarının en sevdiği ortam olduğunu, ama bakteri/mantar oranı mantar lehine değiştikçe, nitrat/amonyum dengesinin de değiştiğini, böylece yabani otların yaşamının zorlaştığını, toprakta her ne kadar yabani ot tohumu olsa da, gelişmelerinin, azmalarının ve diğer bitkiler üzerinde tahakküm kurmalarının artık pek de mümkün olmadığını anlatır.
Bitkisel hiyerarşinin en alt basamağında yer alan ayrık otlarından, tek yıllık bitkilere, çalı çırpılardan dev ağaçlarla kaplı ormana dek uzanan hiyerarşik bir bitkisel yaşam silsilesinin temel belirleyici parametresinin C/N oranı, veya amonyum/nitrat dengesi, ve sonuçta buna karşılık gelen bakteri/mantar dengesi olması, toprağımızı zehirli ilaçlardan kurtarabilecek harika bir haberdir; özellikle ot yolmaktan ve çapalamaktan bıkmış olan veya ayrık otlarından kurtulmak isterken herbisit kullanmak zorunda kalan çiftçilere adeta bir müjde gibidir.
Elaine Ingham’ın bir başka tezi var ki, duyanları daha da şaşırtıyor.
Diyor ki, “dünyanın hiçbir yerinde toprak, ana dolgu maddesi itibariyle, herhangi bir bitkinin ihtiyaç duyduğu herhangi bir besini sunma noktasında yetersiz değildir”.
Wow! Allahaşkına bu nedir?
Sarsılmaz sanılan bir paradigmayı daha yıkan bu basit cümlenin, küresel tarım tekellerinin tekerine nasıl bir çomak soktuğunu görüyor musunuz? Şirketlerin bütün o profesyonel yalanları, sistemin dogmaları, tırnak içinde “akademik, bilimsel” hurafeleri bir anda güm diye çöküveriyor, zehirli gübre ve ilaçlarını satmak için sarılabilecekleri hiçbir gerekçeleri kalmıyor. Değerli hocamız, küresel gübre-ilaç-tohum sektörünü tek cümleyle bitiriyor, poposuna bir tekme ile şeytanı tatile çıkarıyor.
Bu devrimci söylem, ister istemez ekonomideki kokuşmış dogmaları hatırlatıyor. Ekonomi 101’in temel öğretisi olan “ihtiyaçlar sınırsız, kaynaklar sınırlı” paradigmasını nasıl ki değerli bir hocamız “kapitalist paradigmanın tam aksine, ihtiyaçlar sınırlı, ama kaynaklar sınırsızdır” diyerek yıkıp geçtiyse ve üzerine yepyeni bir ekonomi yaklaşımını bina ettiyse, Elaine hocanın yukarıdaki paradigması da tarımda benzer bir etki yapacağa benzer.
Elaine hoca, temelsiz konuşmuyor, yıllar süren araştırmalara dayanıyor. Örneğin, sağlıklı bir toprakta metrelerce uzayıp giden mantar hiflerinden söz ediyor.
Dünyanın her ülkesinde duyacağınız o resmileşmiş, o bildik ziraat hurafesinde her zaman “zararlı” denilerek sürekli hakarete uğrayan mantarların aslında bitkiler için vazgeçilmez ölçüde değerli ve yararlı işlevleri olduğunu, bitkinin kök yapısını adeta ikinci bir kök yapısı gibi sarıp desteklediğini, bitkinin ihtiyaç duyduğu herhangi bir iz elementi metrelerce uzakta bulup yakalayıp bitkiye sunma gibi işlevleri olduğunu belirtiyor.
Ormanlık alanlarda yapılan ve mantar yapılarının tepkilerinin ölçüldüğü bazı akademik deneylerde bu etkinin yüz metreler mertebesinde inanılmaz mesafelere değin varabildiğini söylüyor.
Sonuç olarak, toprağın altında, mikro-organizmaların meydana getirdiği ve muazzam ölçülere varan mucizevi bir iletişim ve hizmet ağıyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Allah yarattı mı işte böyle, akılları aciz bırakan bir ilim ile, bilgece bir tasarım ile yaratıyor. Laboratuvarda üretilen zehiri toprağa boca etmek ise ne innovasyon ne de bilim falan olmuyor, olsa olsa kurnazlık, düzenbazlık ve ihanet oluyor! “Modern tarım” denilen o sözde “bilim”in önünde secdeye duranlara duyurulur.
Toprağa ve tarıma dair sorunların çözümünü yapay gübre ve tarım ilaçlarında aramak yerine, gene toprakta, toprağın bağrındaki mikrobiyal yaşamda arayan ve de bulan Elaine hoca, benim gözümde, yakın zamanda tüm dünyaya yayılacak bir doğal tarım devriminin öncü kuramcısıdır.
Ayrıca, ABD tarım bakanlığının (USDA) “bir cm toprağın oluşumu için şu kadar yüzyıl gerektiğine” dair savını da fazlasıyla gülünç bir şehir efsanesi olarak değerlendiriyor; yitirdiğimiz toprağı çok kısa bir sürede, “biyolojiyi canlandırmak” suretiyle kolaylıkla geri kazanabileceğimiz müjdesini de veriyor.
Milyonlarca yıldır gezegenimizde mevcut olan ve insanoğlunun yaklaşık onbin yıl önce neolitik dönemde ekip biçmeye başladığı “kara toprak” nimetini yakın zamana kadar en doğal haliyle kullanmakta olduğumuz halde, son yüzyıl içinde ne yazık ki “sınai” yola “saparak” nankörlük ettiğimizi ve doğaya da, bizzat kendimize de, bize nimeti sunan Yaradan’a da ihanet etmeye başladığımızı görmeli, kabul ve itiraf etmeli ve en kısa zamanda bu büyük günahı telafi etmek üzere harekete geçmeliyiz. Günün sınavı budur.
Bakın, bizler “eyvah, toprak bitti, gitti, mahvoldu” derken, doğaya verilen zararın muazzam boyutları nedeniyle artık geri dönülmez biçimde doğayı yitirdiğimizi ve ilelebet bu yapay ve vahşi tarıma mahkum olduğumuzu falan sanırken, Elaine hoca müjdeyi veriyor ve kısa zaman içinde doğayı geri kazanmanın yolunu da gösteriyor. Yani sorunu biz kendi ellerimizle yaratmış olsak da, Yaradan, Elaine hocayı vesile kılarak, sorunu nasıl çözeceğimize dair bilgiyi de veriyor. İnsanoğlunu niyetiyle ve emeğiyle sınıyor; ve bizden sadece doğru kararı vermemizi istiyor. Şükretmemiz için daha ne olsun?
Toprağı “kara toprak” yapan mikro-organizmaları yok ettiğimiz bu barbar süreci, en basit biçimde “kompost” yapma yöntemiyle tersine çevirirsek, yani toprakta olması gereken mikrobiyal yaşamı toprağa geri kazandırırsak sorunun yarısını çözmüş oluruz; kalan yarısını da bilim ve zaman halledecektir. Demek istiyorum ki, bu ölçüde zehirlenmiş olan toprağın ve yeraltı sularının temizlenmesi ve zehirlerden arınması süreci belki uzunca bir zaman alabilir, ama 21. yüzyılda bilimin ulaştığı seviyeyi düşünürsek bu süreçte bence bilimsel çalışmaların hızlandırıcı katkısı da söz konusu olabilir.
Her halukarda, sorunun kimyasallar olduğu, çözümün ise kompost olduğu son derece net. Çözüm belli olduğuna göre bu konuda hiç zaman yitirmeden adım atmakta, bir an önce karar verip yola çıkmakta fayda var.
Kontamine olmuş toprağın kurtarılmasında, gerek Elaine hoca gerekse Cezmi hoca, bir kompost yöntemi olarak solucanlara da çok önemli bir misyon biçiyorlar.
İnsanoğlunun mahvettiği doğayı, kimbilir belki de solucanlar kurtaracak.

» » sonraki

Paylaşın: