Kendi Deneyimimiz

Herkes gibi biz de şehrin gürültüsünden, hava kirliliğinden, asfaltın ve betonun sıcağından biraz uzaklaşıp, denize yaklaşmak, ayağımızı toprağa basmak istedik ve emekli olunca da mutavazı, küçük bir yazlık aldık. Yazlığın minicik bahçesinde de organik küçük bahçe tarımı yapmak, yazlık veya kışlık yiyeceğimizin bir kısmını üretmek, daha doğrusu bunu denemek istedik. O güne dek “apartıman çocuğu” formatında bir yaşam sürmüş olmamızdandır belki de, doğayla buluşmak, toprağa ve bitkiye dokunmak istedik, heves ettik. Ama işler istediğimiz gibi gitmedi.
Öncelikle rüzgar çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıktı. Zaman zaman doksan km’yi bile aşan rüzgar, zayıf bitkilerin gövdelerini ve dallarını hırpalıyor, yapraklarını adeta yakıp kavuruyordu. Bitkileri güçlendirmek için ise emekli ziraatçi komşumuz daha ziyade kimyasal seçenekler öneriyordu. Oysa, kimyasal seçeneğe mecbur kalsam dahi bir türlü elim varmıyordu çünkü, nasıl desem, bu seçenek vicdanıma aykırıydı, dünya görüşümle uyuşmuyordu. Onca ısrar karşısında, sonunda merakıma yenildim, “tabu değil ya” diyerek en küçük boy bir NPK aldımsa da bir türlü kullanamadım; nasıl pişman oldum, nasıl rahatsız oldum ve bu yaptığımdan nasıl utandım, anlatamam. İnsan kendini doğa ana karşısında adeta bir “hain evlat” gibi hissediyor.
Nasıl ki tıp eğitimi alınca “her hastalığın bir ilacı var” diye düşünmeye programlanıyorsanız ve her sağlık sorunu karşısında aklınıza hemen ilaç ve reçete geliyorsa, ziraat eğitimi de aynı; cehaleti övdüğümü sanmayın lütfen ama ben bu duruma “kitabi zehirlenme” diyorum. Tıp ve ziraat eğitimi nasıl ki öğrencileri “zehirleyip” habire ilaca teşvik ediyorsa, onlar da mezun olduklarında hastalarına veya bitkilerine herhalde aynı muameleyi layık görüyorlardır tarzında, kinaye soslu spekülasyon yapmaktan kendimi alamıyorum.
Metafor bir yana, ilaç zaten zehir değil midir? Antik dönemde bile öyle değil miydi? Galenus zamanından beri mitoloji, kültür ve edebiyatta bile yansımalarını görüyoruz ki, ilacın çoğu zehir, zehirin azı ilaç; bu kadar net. Tarım ilaçlarının ve kimyasal gübrelerin ise azı da çoğu da külliyen zehir; hem de etkisi yıllar boyu, kuşaklar boyu süren zehir.
Ektiğimiz sebze fidelerinden ilk yıl neredeyse hiç ürün alamamıştık, diktiğimiz çiçeklerin çoğu rüzgardan ölmüş, yaşayan tek tük çiçek kalmışsa da sefilleri oynuyordu. Fidelere harcadığımız ve boşa gittiğini gördüğümüz para az buz değildi. Suç bizde miydi, yoksa fidecilerde miydi? Ne olacak bu bitkilerimizin hali diye kara kara düşünüyor, sağa sola sorup danışıyorduk. Tarıma dair görgü ve deneyim eksikliği yüzünden jetonun düşmesi biraz zaman aldı ama nihayet sorunun rüzgardan ibaret olmadığını, asıl sorunun toprak olduğunu anladık. Toprağımız aşırı kireçli ve aşırı killiydi, o kadar ki birkaç km uzakta büyük bir seramik şirketine ait seramik kili ocağı bile vardı.
Fide-fidan satıcılarına derdimizi anlattığımızda ağız birliği etmişcesine, kumlu-tınlı toprak, milli toprak, süzek toprak falan diyor, sorunumuzu çözecek başka bir şey demiyorlardı. Toprağın yapısına dair, üç köşesiyle killi, kumlu ve aluvyonlu toprağı temsil eden malum üçgen grafiği bilirsiniz veya bilmiyorsanız da internette görebilirsiniz -zaten biz de yeni öğrendik! Bahçemizin toprağı aşırı -yüzde yüz diyesim geliyor!- killi ve kireçliydi. Toprak analizine ne hacet, zaten sağa sola bakar bakmaz renginden anlaşılıyordu.
Sorun belli olsa da çözüm gerekiyordu. Öğrendik ki, komşuların tümü yerel topraktan umudu kesmişler, yıllardır hep taşıma toprak getirterek sorunu çözmüşlerdi. Civardaki aluvyonlu arazilerden veya dere kenarındaki kumlu bölgelerden kimisi 3-5, kimisi 8-10 traktör toprak getirtmişti ve şiddetli rüzgara rağmen bahçelerinde mevsimlik sebzeler yetiştirmeyi pekala becerebiliyorlardı. Ancak biz bu seçeneği baştan reddettik, çünkü dışarıdan gelecek toprağa çekinceyle yaklaşıyorduk. Zira bahçemizde ve evimizde çok şükür ki akrep, yılan gibi asla görmek istemediğimiz canlılar yoktu; bu durumda tipik apartıman çocuğu karakteri kendini gösterince, kentlilerde yaygın olan haşarat fobisinin etkisiyle “ya gelen toprağın içinde akrep yumurtaları vs olursa” korkusu gibi, çoğu okuru muhtemelen tebessüm ettirebilecek türden safça argümanlar, bu konudaki tercihimizi belirledi. “Öncelikle kendi bahçe toprağımızı iyileştirmeye bakalım, diğer seçeneklere sonra bakarız” eğilimini benimsedik.
Ne yaparız, nasıl yaparız diye araştırmaya başladık ve solucan gübresi seçeneği öne çıktı. Yükse fiyatına rağmen deneme amaçlı az bir miktar solucan gübresi aldık, ama diğer yandan “kendimiz de üretelim” diyerek internette gördüğümüz “başlangıç paketi” seçeneklerinden birinde karar kıldık ve çok da beklemeden ilk yazın sonunda orta boy bir kase boyutunda, bin solucanlık bir “yatırım” ile ilk adımı attık. Ama pratiğin ve deneyimin vereceği bilgi ve görgünün yerini, okumakla edinilen bilgi tutmuyor elbette, zira o ilk kış yüzlerce solucanın kutudan kaçarak telef olduğunu gördük. Bize emanet canlara iyi bakamamıştık. Buna rağmen baharda solucanlarımız gene çoğalmıştı ve ilk solucan gübresi uygulamalarımızı baharda yapmaya başladık. Yetinmedik, bir miktar daha solucan aldık ve ikinci yazın sonunda yüz litreyi aşkın solucan gübremizi toprağa uyguladık ama tüm bahçeye uygulamak zor olduğunundan gene internette gördüğümüz şekliyle, “raised bed” diye anılan “yükseltilmiş ekim alanı” yöntemiyle, ahşap ile sınırlanmış bir veya birkaç metrekarelik mini tarım havuzlarına uyguladık. Keçi gübresi, sığır gübresi, solucan gübresi ve leonardit uygulamasıyla, bitki havuzlarındaki toprağın kıvamı yavaş yavaş değişmeye başlamıştı ama bahçe genelindeki sorun devam ediyordu. Kışın bahçemize gittiğimizde botlarımız bir karış killi çamura gömülüyor, neredeyse ayaklarımızı zor kurtarıyorduk. Yazın toprak kuruyunca ise anında betonlaşıyor, kazma bile vurulmaz halde, çok sert bir yüzey oluşuyordu.
İki yıllık cebelleşmenin ardından, ancak çalıya veya makiye uygun ve ancak güdük zeytin veya çam ağaçlarının hayatta kalabileceği, çok zor bir toprak yapısı ile karşı karşıya olduğumuzu anlamıştık.
Böylece geçen iki yaz döneminin ardından, demokrasilerde çare tükenmez diyerek okumaya ve internet videolarını izlemeye devam ettik ve geçtiğimiz kış nihayet kompost seçeneği ile tanıştık; ve bana göre bu, bizim tarım deneyimimizde bir milat oldu.

» » sonraki