Kentten Köye Göç

Domates güzeli Ayşen Gruda’nın o özgün tebessümüyle “apartıman çocuğu…” deyişini bizim kuşaktan hatırlamayan yoktur; sosyolojik bir veri olarak ise, bir ayrışmaya ve bir dönüşüme işaret eder. Köyden kente göçün hızlandığı o yıllarda bizim kuşak işte tam da o tür, tarıma ve köye uzak, toprak anaya “yabancılaşmış” bir çocukluk ve büyüme dönemi geçirmekteydi. Asfalt yolların, araba gürültülerinin, korna seslerinin ve canavar misali bir trafiğin arasında, parkların az olduğu ama onun yerini tutan boş arsaların ve yeşil alanların da gitgide azaldığı, çocukların oyun alanlarının şehirleşmeye feda edildiği ve “zeki, çevik, ahlaklı” nesiller yetiştirmenin sanki birazcık gözardı edildiği, milli sermaye birikiminin rant ile -yani riba ile- sağlanmaya çalışıldığı, üstelik “yüzde doksandokuz buçuk müslüman” oranı ile böbürlenilen bir toplumda bunun meşrulaştırıldığı, hatta siyasetin sponsorluğu açısından teşvik edildiği, sıradan vatandaşın bile en temel gereksinimleri üzerinden sistemle suç ortaklığına itildiği bir dönemdi. İşin siyasi tarafına, “our boys” ve 12 eylül sürecine falan hiç girmeyelim, çıkamayız. Okullarda köy kökenli arkadaşlarımıza imrendiğimiz ama onların da “milletin efendisi” olduklarının pek de farkında olmadıkları veya günün “reel politik” ve “reel ekonomik” gerçekleri karşısında pek de umursamadıkları, Türk milletinin temel vasıfları arasında sayılan “kadirşinaslık” nitelemesinin ne yazık ki havada kaldığı bir dönemdi.
Daha ziyade, hani Kitap’ta birkaç yerde çok net bir üslup ve kimseyi dışarda bırakmayan bir genelleme ile ortaya konulan “insanoğlu nankördür” ifadesinin hükmünün geçtiği günler.
O günlerden bugüne ne değişti deseniz, haklısınız, ki en doğru tasviri Yaşar Nuri hoca “Kötülük Toplumu” adlı eserinde yapmış.
Lut toplumundan halliceyiz diyerek konuyu kapatayım.
Herkes gibi bizler de kendi uyanma ve aydınlanma süreçlerimizi yaşadık ve halen de yaşamaktayız elbette, zira öğrenmenin sonu yok. Bir emekli olarak, yaş altmışlara geldiğinde ise kafanın artık yeni kuşak ile iletişim kopukluğuna yol açacak ölçüde farklı çalıştığının da farkındayım ama bu satırlarda hiç kimseye kendi öznel gerçeğimi anlatmak derdinde olmayıp, her yaştan, her kuşaktan, her sınıftan, her ulustan, herkes için geçerli olan maddi-somut-nesnel gerçekliğin arayışındayım ve sadece onu paylaşma ve onu haykırma derdindeyim. Çünkü burada sözkonusu edilen gerçekler sınıfsal veya ulusal çerçevedeki gerçekler değil, tüm insanlık için hayat memat meselesi olan birtakım evrensel, küresel gerçekler. Bazı gerçekleri benim görüp komşumun göremiyor olması, bunları “öznel sorun” veya “öznel gerçek” yapmaz, zira “hak” denilen evrensel ve nesnel bir kavram vardır ki, yok saymakla yok olmaz, inkar etmekle imha edilemez, kafamızdan uydurduğumuz hurafelerimize hiç benzemez; sen görsen de görmesen de, bilsen de bilmesen de, inansan da inanmasan da, kabul etsen de etmesen de inadına oradadır, kaya gibi durmaktadır; maddidir, somuttur, nesneldir, yani “herkes için” sapına kadar gerçektir; orada kaya falan yok desen de kaya oradadır, gidip kafayı toslayınca, kaya var mı yok mu anlarsın. Bakara suresinin giriş bölümünde konu edilen, algı sınırlarımızın ötesine dair gerçeklere ilişkin Yaşar Nuri hoca’nın deyişini hatırlıyor insan; hani “gidince görürsün” derdi, “deneyimleyince anlarsın” anlamında.
Oysa bu çalışmada sözkonusu edilen gerçekler bugün baktığımızda, yüzyıl önce göründüğünden bile çok daha farklı, artık hiç de öyle çok uzaklarda veya ufukların ötesinde falan değil; ya da quantum dünyasına özgü veya algı ve anlayış sınırlarımızın ötesinde, hiç değil. Aksine, tam da burnumuzun ucunda, gözümüzün önünde, marketin raflarında, hastane koridorlarında, röntgen filmlerinde, yaşam alanlarımızda; hani düne kadar komşunun evindeyken ve bize birazcık uzaktayken çok da canımızı yakmıyorken, bugün belki artık kendi evlerimizde, ailemizin bireylerinde ya da bizzat kendi canımızda deneyimlediğimiz ciddi sağlık sorunları. Eğer çoktan tepemize çıkmış olup bizi yavaş yavaş kemirmekte olan bu sinsi canavarı hala göremiyorsak hemen tanıyı koyalım: ya çoook fena bir hipnoz altındayız; ya da insanlığımızdan kuşku duymalıyız. Sizce de öyleyse, görmek istemeyenden daha kör, duymak istemeyenden daha sağır, bilmek istemeyenden daha cahil, öğrenmek istemeyenden daha aptal biri olamaz diyelim ve ironik bir ifadeyle “sözümüz insanlara” diyerek devam edelim.
Asfalt ve beton üzerinde büyümüş, doğaya yabancılaşmış, kentli, orta sınıf, “apartıman çocuğu” bir yurttaşın dert ettiği konular, köyde büyümüş, toprağa dokunmuş, tarımı, nimeti, bereketi somut olarak görüp tatmış, ekmeğini yemiş bir köy çocuğuna artık pek de hitap etmiyorsa, ne diyelim?
Allah kimseye taşıyabileceğinden fazla sorumluluk yüklemez demeyelim; cehaletin masumiyetinden veya mazuriyetinden de hiç söz etmeyelim; zira köydeki ve tarımdaki sorunlar hepimizi ilgilendiriyor, bunlar bütün milletin rızkını belirleyen ortak insanlık sorunları, bunlar hayat memat meselesi, bunlar herkese hitap ediyor olmalı, herkes bu yükü taşımalı ve elini taşın altına koymalı diyerek, nefesimiz yettiğince, ısrarla ve inatla, vicdanları uyandırmaya gayret edelim.
Edelim de, ne yazık ki iyilik veya güzellik zorla olmuyor. Yüreklerin kulakları ne denli sağır olsa da, sözümüzü dünyanın derdini dert edinenlere, doğa için gözyaşı dökenlere söylemekten ve “hidayet Allah’tandır” diyerek yolumuza devam etmekten başka çaremiz var mı?
Bu kadar girizgah yeter derseniz, artık konuya girsek mi?

» » sonraki