Merhaba

Kompost terimiyle yeni tanıştık diyebilirim.
Bir kaç yıl önce “kompost” kelimesini duyduğumuzda, muhtemelen çocukluğumuzda sofralarımızın müdavimi, okul yemekhanelerinde haftada bir iki kez mutlaka menüde yer alan meyve kompostolarını çağrıştırırdı. Ya da örneğin “kompost gübre” ile “kompozit gübre” terimleri ardarda kullanıldığında, birbirine taban tabana zıt olan bu ikisini muhtemelen birbirine karıştırır, aradaki farkı bilemezdik. Peki nedir bu? Eski köye yeni adet veya yeni bir icat mı?
Kompost, doğada zaten milyonlarca yıldır olup biten ve kesintisiz yinelenen bir sürecin insan eliyle hızlandırılmış veya kontrollü bir uygulamasından başka bir şey değil. Doğadan gelenin gene doğaya dönmesinden başka bir değil! Yeni bir şey değil ama biz yeni öğrendik, daha doğrusu bunun anlamını ve önemini yeni fark ettik.
Aslında kendi özel dünyamızda kompost çerçevesinde son bir yılda yaşadığımız, deneyimlediğimiz, öğrendiğimiz herşeyi bireysel planda ballandıra ballandıra anlatabilsem de, işin gerçeği, tüm bunların aslında toplumsal dönüşüm süreçlerinin özel yaşamımızdaki sosyokültürel izdüşümü olduğudur. Yani bireysel düzeyde kalıp burada kendi deneyimlerimize dair edebiyat parçalamak mümkün ama benim tercihim farklı. Burada öncelikle büyük resime bakacağız; dünya genelinden, küresel ölçekten başlayacak, daha sonra ulusal ve sektörel ölçeklere ineceğiz; ama tüm bunların üzerimizdeki yansımalarından da, yani bizzat kendi yaşamımızda tanık olduğumuz olgulardan, deneyimlerimizden ve vardığımız sonuçlardan da elbette söz edeceğiz. Nihayetinde, insanın bilincini belirleyen onun toplumsal varlığı değil midir?
Derviş’ten çok önce başlamış olsa da, 2001 krizi ve Derviş politikalarıyla resmileşen ve zil takıp oynayarak ciğerlerimize çektiğimiz AB mevzuatı ve AB’ye taahhütlerimizin gereği olan “köyleri köylüsüzleştirme”, daha açık konuşursak “vatanı milletsizleştirme, milleti vatansızlaştırma” politikaları bağlamında resmen ve fiilen uygulamaya sokulan “tarımı imha” stratejisine tepki olarak kentlerimizde yükselen ve orta sınıfı saran “tarıma sahip çıkma” eğilimi, “köye dönüş” akımı, genç veya emekli “yeni çiftçi” tiplemesi, ister istemez bizi de etkisi altına almıştı. Bu eğilimin temelinde Cem Seymen’in pazar akşamları anlattıklarının ve benzeri diğer tv programlarının ne kadar etkisi olduğunu şu anda tam bilemesem de, emekli yaşamına adım atarken aldığımız mutavazı yazlığın minicik bahçesinde güya organik tarım yaparak yazlık ve kışlık yiyeceğimizin bir kısmını üretmek gibi bir rüya ile ziraat dünyasına balıklama dalmıştık dalmasına da, tabii cehalet diz boyu, tarımın t’sinden bihaber, pratik ve deneyim sıfır, know-how sıfır, sonuç ise tahmin edilebileceği gibi elbette hüsran. Ya başka ne olacaktı ki?
Ama yılmadık, teslim olmadık cehaletimize; ve “ne yapsak, ne yapsak..?” veya “nasıl yapsak..?” diye düşünüp taşınarak, ilk başta uçuk kaçık gibi görünen değişik seçenekleri tırmalayarak geçirdiğimiz ikinci kış içinde nihayet kompost ile tanıştık ve an itibariyle henüz nirvanaya ulaşamasak da, bence biraz daha yaklaştık. Ve işte bu satırlarla da, tarım gerçeğine dair yaşadığımız aydınlanma sürecimizi yurttaşlarımla paylaşmak istedim. “Keşke şöyle basit ve özlü, hani herkesin anlayabileceği tarzda bir kaynak olsaydı da, tüm bunları daha baştan bilseydik de, onca emek ve onca zaman kaybetmeseydik” diye düşündüğümüz tarzda bir paylaşım olarak tasarlayıp yazmaya başlıyorum ama, sonunda nasıl bir çalışma ortaya çıkacak, doğrusu ben de merak ediyorum.
Haydi, bismillah deyip başlayalım.

» » sonraki

Paylaşın: