Şeytanın Oyunu

Öncelikle şunu net biçimde ortaya koyalım: son birkaç onyılda yaşanan olumsuz gelişmelere paralel olarak, olumlu gelişmeler de oldu, küresel şeytanın ipliği pazara çıktı, maskesi düştü, oyunu görüldü, bozulması da bence an meselesi.
Anlayacağınız o ki, Allah’ın yardımı nihayet yetişti-yetişiyor, yeter ki bizler bir kez daha nankörlük etmeyelim.
Bugün, sahibinin sesi ve sistemin borazanı olan ana akım medya kanallarında bile tarım-gıda-sağlık konusundaki malum sorunlarımız öyle ya da böyle işleniyorsa, işlenmek zorunda kalınıyorsa, bence oyunun sonu geliyor demektir. Asılın; ha gayret!
Daha da güzeli, kötücül küresel egemenliğin kalesi durumundaki ABD’de bile, akademik çevrelerde olsun, sivil toplum kuruluşlarında olsun, tohum, gübre ve ilaç gibi belli başlı tarım bileşenleri pazarında belirleyici güce sahip az sayıdaki dev şirketlerin egemenliklerine ve uygulamalarına karşı ciddi bir uyanış ve muhalefet, hatta öfke söz konusu; keza diğer birçok batı ülkesinde de aynı durum geçerli. Bu gelişmeler, doğa için ve insanlık için bir umut ışığı ve bir müjde anlamına geliyor.
Elbette ki bu şirketlerin tarım sektöründe hala son derece baskın bir kontrolü söz konusu, ki Cem Seymen’in deyişiyle bir elin parmakları kadar şirket tarım sektörünü küresel ölçekte kontrol ediyor; bize -ve her ülkedeki çiftçilere- hem tohum satıyor, hem gübre, hem de ilaç.
Asıl konu şu ki, onların dayattığı seçeneklerin dışına çıkanlar zarar ediyor çünkü bu firmaların ürünleri doğal değil laboratuvarlarda geliştirilmiş yapay ürünler ve birbiriyle kombine olarak uygulanmazlarsa hasatta verim ve başarı sağlanamıyor. Menemen’li bir köylü kardeşimizin deyişiyle “bunların tohumu virüsüyle geliyor”; yani onların tohumunu kullanmışsan eğer, onların gübresini ve onların ilacını da kullanacaksın, aksi halde para mara kazanamazsın, hiç şansın yok!
Ne var ki, artık deniz bitti, çünkü bunların yapay/sınai gübrelerindeki tuz içeriği, toprağı toprak yapan organik zenginliğini neredeyse tüketmiş durumda, dolgu madde kirliliği had safhada, ki artık topraksız tarım gibi doğaya uzak seçeneklerden medet umuluyor.
Salt verim odaklı bir yaklaşım ile, güya tohum ıslahı diye kamuoyuna yutturulan, GDO’lu veya özel olarak geliştirilmiş hibrid tohumlar ve bu tohumların verimli olması için gereken ama hem ürüne hem de çevreye zehir saçan kimyasal gübreler ve bu yapay tarım ortamında çiftçinin başına bela olan otlara, böceklere, sineklere karşı özel olarak geliştirilmiş ve gene zehir saçan tarım ilaçları kullanıldığında, market raflarında “albenisi” olan, müşterisi çok ama sağlıksız ürünler piyasaya egemen oluyor, doğal organik ürünler ise bu “ekonomik” ürünlerle, ne maliyet, ne raf ömrü, ne de tüketici beğenisi açısından başa çıkamıyor.
Madalyonun sağlık yüzünü hiç dikkate almadığımız takdirde, sadece market rafları çerçevesinde bakarsak, işin gerçeği bu.
Daha da vahimi, yüksek maliyetine rağmen gene de doğal ürün üretmek isteyen çiftçilerin ve küçük bahçe sahiplerinin ihtiyaç duyduğu “doğal toprak” da tükenmek üzere. Yıllar önce -konuya hala çok uzak olduğum dönemde- ilk Nihat Genç’ten duymuştum ki, işte bu zehir saçan kimyasal gübre ve ilaçlar yüzünden, ülkemiz toprağında organik madde oranı ortalama yüzde bir buçuğun altına düşmüş iken, örneğin Fransa’da bile bu oran beş buçuk imiş. O halde soru şu: bu ölçüde zehirlenmiş ve can çekişmekte olan toprağın rehabilitasyonu veya remediasyonu nasıl olacak ve ne kadar zaman alacak ve bu süre zarfında bu zehirli topraklar daha ne kadar kanser vakası ve benzeri ölümcül sağlık sorunu üretecek?
Evet, ne yapalım ki hayat market raflarından ibaret değil ve madalyonun bir de sağlık tarafı var. Bunca kimyasal gübrenin, herbisit, pestisit, fungisit, insektisit gibi adlarla kategorize edilen yapay ve zehirli tarım ilaçlarının kanser başta olmak üzere çok sayıda ölümcül hastalığı adeta patlattığını görmezsek vicdansızlık hatta hainlik yapmış oluruz. Bu kadar zehirin acısı bir gün bir yerden çıkacak elbet. Başka türlü olması mümkün mü?
Doğanın korunmasını hiç hesaba katmadan, eğer sadece “maliyet” diyorsak lütfen bir düşünelim: zehirli gıdaların neden olduğu muazzam sağlık giderleri ile organik tarımın mutavazı külfeti kıyaslanabilir mi? Tercihimizi belirleyen birincil unsurun domatesin şekli, çileğin boyutu veya etin fiyatı gibi sıradan tüketici parametreleri olmasına razı olabilir miyiz? Kendi sağlığımız hiç umrumuzda olmayacak mı? Kaldı ki, bazı hastalıkların hemen, bazılarının ise zamanla ve birikim etkisiyle ortaya çıkabileceğini dikkate alırsak, raflardaki tercihlerimizin sadece biz yetişkinlerin değil, gelecek nesillerin ve henüz doğmamış çocukların bile sağlığını etkileyecek olmasına, geleceğe dönük ciddi riskler de taşımasına kayıtsız kalabilir miyiz? Bu kadar vicdansızlık kabul edilebilir mi, hoş görülebilir mi, hesabı sorulmaz mı?
İnsan hayatını pek de o kadar önemsemeyen ve “ekonomi, ekonomi..” diye tepinenler için şunu da belirtelim ki, işin elbette ekonomi boyutu da var. Tarımsal faaliyetlerin temelinde olan tohum girdisinden başlayan ve gübreydi, ilaçtı, araçtı diye uzayıp giden, teknolojisi bizde olmayıp ya kendisini, ya patentini, ya da know-how’ını satın almaksızın yarın bir gün kendi toprağımızda tarım bile yapamayacağımız gerçeğinden; veya arzu ederseniz, bu şirketlerin ihtiyaç duyacağımız tarımsal girdilerin tedarikini engelleyebilecekleri, veya istedikleri gibi fiyatlarla oynayabilecekleri gerçeğinden başlayabiliriz. Gıda güvenliği, daha doğrusu “gıda güvensizliği” adına daha ne olsun?
İsmail Tokalak’ın değerli eserleri başta olmak üzere tarımdaki küresel oyunları ve sağlığımız üzerindeki etkilerini işleyen pek çok kitap varken, daha fazla ayrıntıya girmek hem bu çalışmanın kapsamında değil, hem de yazarın haddi değil; ama şeytanın çok ustaca çalıştığını, -tam da Kitap’ta haber verildiği gibi- insanlığı açlıkla korkuttuğunu ve maalesef bunu başardığını ve milyarı aşkın nüfusu besleme kaygısı taşıyan sosyalist Çin de dahil olmak üzere tüm dünyayı çok fena kıskaca aldığını söylemekle yetineyim.
Bizim durumumuz ise tam bir felaket. Zira bu firmalar ABD’de bile göremedikleri hoşgörüyü ve desteği bizde görüyorlar; bu yüzden hadlerini iyice aşıyor ve bence biraz da abartıyorlar. Sadece akşam ne yiyeceğine odaklanmış örgütsüz ve bilinçsiz bir toplum ve de dilinden gayet iyi anlayabildikleri ve parmaklarında oynatabildikleri bürokratlar ve siyasiler bulmuşken, hiç fırsatı kaçırırlar mı? Tarıma dair yasaları neredeyse onlar belirliyor. 2013 ve sonrasında ülkemize karşı düzenlenen bazı ABD tezgahları karşısında her fırsatta “dik durmak”tan söz edenler, siyaset veya dış politika konularında -haklarını yemeyelim- az veya çok dik dursalar da, ekonomi veya tarım söz konusu olduğunda, bakınız nasıl da iki büklüm oluyorlar. Bugün bile, halk sağlığı kaygılarının ayyuka çıkmasına karşın küresel tarım ve gıda tekellerinin menfaatlerine pek de halel gelmemiş olmasını, hain tezgahlarının hala tıkır tıkır çalışmakta olmasını, doğrusu çok manidar buluyorum. Dik duruş, malum tarım ve gıda şirketleri karşısında malesef dik açılı duruşa dönüşüyor.
Görüyoruz ki, şeytan adamı bir kez gırtlağından yakalamışsa eğer, kurtulmak hiç de öyle kolay olmuyor. Adamın nefes almasına bile izin vermiyorlar. Ve bir kez daha görülüyor ki, tarım çok çok çok önemli. Bağımsızlığımızın ve özgürlüğümüzün ilk sıradaki güvencelerinden biri olan gıda güvenliğinin sağlanması, tarımın çok çok acilen milli ve insanca bir çerçeveye oturtulmasından geçiyor.
Tarıma dayalı sanayi veya gıda sanayinde ise manzara daha da beter, zira hazır paketlenmiş gıdalara eklenen “koruyucu” katkı maddeleri sağlığımıza verilen zararı daha da büyütüyor. Tahmin edersiniz ki, falanca katkı maddesine ABD’de FDA’in izin vermesi bizim bürokrasi için herhalde yeterli oluyordur, ki zaten “Türk tüketicisinin sağlığı üzerinde etkisi nedir” diye bağımsız bir ar-ge çalışması yapmaya, yaptırmaya, takdir edersiniz ki, milli kaynaklarımız pek de elvermiyor. Üstelik, sürdürülen araştırmalar sonucunda FDA, başta izin verdiği bir maddenin daha sonra yasaklanmasına karar verse bile, bunun haberi buralara nedense biraz geç ulaşıyor; bilirsiniz, bu gibi durumlarda bizim gıda sanayi ve bürokrasi duymazdan gelip kullanıma devam eder, üniversiteler de genellikle üç maymunu oynar. Ne yapalım; bu da örgütsüz ve duyarsız bir toplum olmanın bedeli.
Oysa tarımın ve tarım ile eşgüdüm ve sinerji halinde çalışan tarıma dayalı sanayinin geliştirilmesi ülke ekonomisine ne kadar da muazzam katkılar yapabilir, bir düşünsek. Ama bunun için öncelikle üniversitelerimizin gereken katkıyı verebilecek formatta yeniden yapılandırılmaları gerekir. Akademisyenlerin, ülkemizin kanını emen küresel şirketlere danışmanlık vs adı altında, maaş, prim, ödül gibi menfaat ilişkileriyle bağlı olmaları, ne yazık ki bu şirketlerin avukatları veya temsilcileri gibi davranmalarına neden olmaktadır. Reel sektör ile akademi dünyası arasındaki bu çarpık -ve bence bilimin onuruyla bağdaşmayan- ilişki aslında her ülkede söz konusu.
Canan Karatay hocanın anlattığına göre, Harvard’ın tıp fakültesinin ders programı ilaç şirketleri tarafından belirlenmekteymiş. Haliyle, “bizim başımız kel mi?” diyen dünyadaki tüm diğer üniversitelerin de ders programlarını belirlerken elbette şu yada bu ölçüde Harvard’dan kopya çekmeleri doğaldır.
Peki, tıp fakültelerindeki bu tür ilişkilerin ziraat fakültelerinde de aynen geçerli olduğunu görmemek mümkün mü? Nasıl ki tıp fakülteleri daha öğrencilik günlerinden başlayarak beyin yıkıyor, ilaç şirketleriyle “sinerjik işbirliğinin” hekimliğin ayrılmaz parçası olduğunu kafalara ve kalplere kazıyorsa, ziraat öğrencileri için de durumun benzer olduğunu düşünebiliriz. Sektörün malum gerçekleri zaten böylesi ilişkileri meşrulaştırmaya yeter de artar. Tarım sektöründeki tüm bu çarpık ilişkilerin yol açtığı vahim sonuçların bedelini ise ne yazık ki sağlığımızla ödüyoruz.
Sağlık sektörüne baktığımızda ise, işin içine genel sağlık sigortası harcamaları yani kamu harcamaları da girdiğinden, personel giderlerinden hastane yapımına, tıbbi cihaz ve malzeme alımından, test kitlerine, ilaç vs gibi envai çeşit tedavi masraflarına değin birçok kalemde türlü türlü harcamalar söz konusu. Markette “ucuz” diye tercih ettiğimiz domates, biber ve patlıcanların, halk dilinde “hormonlu” diye bilinen sağlığa zararlı gıdaların ekonomik acısı işte tam da burada, yani kelimenin tam anlamıyla “canımızdan” çıkmıyor mu?
Sağlıksız gıdaların kamusal sağlık hizmetleri üzerindeki muazzam mali yükü malum, ama bunun yanısıra bireysel bazdaki harcamalar da toplumsal ekonomi üzerinde ciddi ve ezici, ek bir yekün tutuyor. Özel sağlık hizmetlerinin tüm dünyada teşvik görüp yaygınlaşması, kamusal sağlık harcamalarını dahi katlayabilen toplumsal harcamalara zemin oluşturuyor. Zira ölümcül hastası olanın gözü para mara görmez, tedavi masraflarını karşılamak için evini arabasını satmaya, her ne gerekirse feda etmeye, ekonomik durumu ne olursa olsun varını yoğunu harcamaya hazırdır ve bu nedenle özel sağlık kuruluşlarında çok kolay ve acımasızca sömürülürler.
Tabii bir de işin finans boyutu var; kamusal veya özel sektörün sağlık yatırımları için küresel finans sisteminden, yani “küresel tefeciden” aldığı kredilerden tutun da, özel sağlık sigortası poliçelerine değin her vesileyle bu şeytani sisteme haraç ödediğimiz ve her nefes aldığımızda insanlık düşmanı bu küresel canavarı gönüllü olarak adeta fıstıkla beslediğimiz gerçeği, doğrusu insanın içini acıtıyor.
Amacım bu şeytani oyunun bozulmasına, denizde damla misali bir katkı verebilmekten ibaret.
Bu satırların yazılması için daha ulvi bir gerekçe olabilir mi?

» » sonraki

Paylaşın: