Sonsöz

Gıda, tarım, sağlık hakkında ve bunlarla ilintili olarak kompost konusunda yakın zamanda okuyarak ya da dinleyerek öğrendiğimiz birtakım bilgileri, bilebildiğimiz kadarıyla, aklımızın yetebildiği kadarıyla paylaşmaya çalıştık. Sürçilisan ettiysek affola.
Organik tarımı savunurken, ne yediğimiz meyvenin sunduğu damak tadı ne de sağlıklı birey, sağlıklı toplum, sağlıklı yaşam gibi “önemli ama ikincil” gerekçelerle yetinmedik, aksine işin özüne odaklandık, varoluşumuza dair temel felsefi bir zemine dayanmak için ısrarla büyük resme baktık, analiz ettik ve gördüğünüz gibi bu küresel sorunun tam da merkezinde yer alan bu iflah olmaz küresel güçlerin, hem insanlık değerlerimizle hem de insanlığın geleceğiyle “uzlaşmaz” çelişkisini ortaya koymaya çalıştık.
Başlıkta da yer alan “ekopolitik” ifadesini birçok okur muhtemelen ekonomi-politik (politik ekonomi) olarak anlayacaktır ki doğrudur, yaygın kullanım da budur, oysa yabancı kökenli bu hibrid terimin standart anlamlarından bir diğeri de, yazarın daha ilk başta kastetmiş olduğu ekoloji-politik (politik ekoloji) anlamıdır; yani sonuçta her iki anlam da geçerli. Ama bakar mısınız lütfen, bu küresel bela öylesine holistik (bütünselci ya da tevhidi) bir yaklaşım gerektiriyor ki, ekolojik sorunlar veya çözümler veya yaklaşımlar ile bunların ekonomik veya politik veya teofilozofik boyutları nasıl da örtüşüyor, ne kadar da içiçe geçiyor, değil mi? Dolayısıyla, çevre ve rızık sorunlarına ister ekonomi-politik ister ekoloji-politik çerçeveden bakın, veya dilerseniz teolojik veya felsefi açılardan yaklaşın, teşhisleriniz de çözüm önerileriniz de mucizevi biçimde aynı doğrultuda buluşuyor.
Doğaya ve insana düşmanlık eden malum küresel güçleri nitelerken, birçok okur açısından genelde “içimizdeki kötücül eğilimler” anlamında metaforik bir tabir olarak görülen “şeytan” veya “küresel şeytan” terimlerini kullanmamızın nedeni, bu unsurların sadece insanlığın manevi kişiliğindeki olumsuz eğilimleri yansıtmakla kalmaması, yüzyılımızda fiilen bunun çok ötesine geçerek insanlığın ezici çoğunluğunu ötekileştirmesi ve düşmanlaştırması nedeniyle, tüm insanlık açısından, “dışsal” bir kötücül küresel sisteme dönüşmüş olmasıydı. Bu unsurların ortaya koyduğu pratik öyle bir noktaya vardı ki, niyetleri veya söylemleri her ne olursa olsun, doğaya düşman ve insan dahil doğadaki tüm canlılara düşman ve tüm bu mahlukatın Yaratıcısına düşman bir manzara sergiliyor. Yaptıklarına ve gidişata bakınca “küresel şeytan” terimi bu kötücül küresel güçlerin üzerine cuk oturuyor.
Her ne kadar ulusal ölçekte ve küresel ölçekte, hem görülmemiş bir çevre felaketiyle ve yanısıra bir insani felaketle karşı karşıya kalmış olsak da ve bunun kabahati kısmen küresel tarım tekellerinde, ama malesef çoğu bizde olsa da (kabahatin çoğu senin, canım kardeşim; N.H.), işte bakın, görüyorsunuz ki çaresi var. Üstelik canımızı yakmayacak, cebimizi yakmayacak, neredeyse bedava çözümler.
Bilimsel temellere dayanan bu “aykırı” ve “alışılmadık” çözüm yollarını öneren doğaseverler size bir şey satmaya veya cebinizden paranızı almaya da çalışmıyorlar. Sadece “insanlığımızı yitirmeyelim, insanlığımıza sarılalım, bir olalım ki güçlü olalım” diyorlar.
İnsan sosyal bir varlık. Bir sorunun çözümüne dair karar verme aşamasının bile hem bireysel hem toplumsal süreçleri var. Bağımsız özgür bireyler olarak hepimiz öncelikle kendi kabuğumuza çekileceğiz, sorunun ve sürecin vicdani muhasebesini yapacağız; önce bireysel zeminde her birimiz ayrı ayrı düşünüp taşınacak ama nihayetinde ortak akılda buluşacak ve ortak kararı hep birlikte hayata geçireceğiz.
Böylesi sorunlar karşısında tüm insanlık ailesi hep birlikte olmalıyız. Karşımızda böyle devasa bir dert olunca, güç birliği olmadan baş etmemiz çok zor; yani toplumsal sorunlara dair verilen kararların uygulaması da bireysel temelde değil, ancak toplumsal zeminde olmalı. Önceki bölümlerde “Yaradan insanlığı tevhide teşvik ediyor” derken, tam da bunu kastediyordum.
Bölündük, ayrıştık, birbirimizi ötekileştirdik, birbirimize düşmanlaştık, görün bakın başımıza neler geldi! İnsanlığımızı yitirmenin eşiğine geldik, daha ne olsun? Şimdi aklımızı başımıza almalıyız, bundan böyle artık tek yürek olmak zorundayız, düşman küresel ise, biz de gönüllerimizi ve güçlerimizi küresel ölçekte birleştirmek zorundayız. Aksi halde, açıkça söylemiş olayım ki, başaramayız.
Bizi bölüp ayıracak önerilere, öne sürülecek bahanelere, kimi zaman gayretkeş görünse de karşımızdaki küresel düşmana hizmet eden sinsi ve art niyetli girişimlere karşı, gene aklımızla ve vicdanımızla uyanık olmaya devam edeceğiz. Saflığımızdan yararlanıp bizi kandırmaya çalışanlara geçit vermeyeceğiz.
Öncelikle, varoluşumuzun ana ilkesini asla unutmayacağız: hepimiz doğa ananın çocuğuyuz, doğa bize yeter; hepimiz sadece Allah’ın kuluyuz ve Allah bize yeter.
Yani aslımızı inkar etmeyeceğiz, aslımıza ihanet etmeyeceğiz. Küresel tarım ve gıda tekellerinin eline bakacak değiliz, zira yaşamımız onların iyiniyetine veya insafına bağlı değil. Bize acıdan ve ölümden başka bir şey vermeleri zaten söz konusu bile değil, ki bugüne dek yaptıkları bundan sonra yapacaklarının teminatıdır. Bunu iyice anlamalı ve hiç tereddüte düşmeyecek şekilde bundan emin olmalıyız, ki bu büyük insanlık mücadelesinde ayaklarımız yere sağlam basabilsin.
Öncelikle gerçekçi olalım, eğri oturup doğru konuşalım: küresel şeytan doğayı mahvediyor derken aslında, sizce de biraz abartmıyor muyuz? Sanki birilerine, onlarda asla olmayan bir gücü vehmederken biraz haksızlık etmiyor muyuz?
Öyle ya, çiftçiler öyle kolaylıkla ikna olup da o yapay tohumları kullanmasa, toprağa o zehirli gübreleri ve ilaçları hiç atmasa, veya tüketiciler market raflarında böyle doğa dışı yöntemlerle üretilen ürünlerin yüzüne bile bakmasa, bu güzel doğamıza kim ne yapabilir ki? Ama pratikte ne oluyor: tohum-gübre-ilaç şirketlerinde istihdam edilen “okumuş çocuklar”, özel sektör burslarıyla fonlanmış üniversitelerde yetiştirilen “uzmanlar”, şirketlerin yemlediği medya, siyaset ve bürokrasi hepsi bir arada, ipleri elinde tutan o küresel kuklacının bir işaretiyle kamuoyunun üzerine topyekün çöreklenince, üreten çiftçileri de, tüketicileri de nasıl da etkileyebiliyorlar, nasıl da ikna edici olabiliyorlar, değil mi?
Gerçek o ki, doğayı mahveden aslında insanlığın bizatihi kendisi; küresel güçlerin yaptığı ise sahip oldukları tüm araçlarla insanlığı enterne etmek, hipnotize etmek ve tıpkı kuklacının kuklalarla oynadığı gibi insanlığı kontrol etmek, yönlendirmek, küresel bir felakete doğru “sevk ve idare” etmek. Tıpkı hipnoz altındaki birinin eline silah verip cinayet işlettirmek misali, dünya insanlığını bu küresel cinayetin faili haline getirmek.
Doğayı yavaş yavaş katlederek insanoğlunu doğadan, doğasından kopararak bir kültür canlısı haline getirmek ve yakın gelecekte tüm insanlığı kendilerine fiilen köle yapmak amacıyla her alanda örgütlenen ve ele geçirdiği kamusal yetkiler sayesinde plan ve projelerini adım adım yürüten bu küresel ejderhanın birincil silahı hipnozdur. Hipnozun başlıca ilacı ise akıldır, vicdandır, sağduyudur, ahlaktır, bilgidir; ve içlerinde bence en önemlisi de varoluşumuza, yaradılışımıza, aidiyetimize ilişkin bilgidir. Yani Yaşar Nuri hocanın ısrarla işaret ettiği konudur.
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir” sözünü doğru anlayalım. Aksi halde biri gelir, “bilim” diye, refah diye, hatta yenilik, çağdaşlık veya özgürlük diye adamı ayakta uyutur ve farkında bile olmadan fiilen, doğaya düşman, yani sonuçta kendine düşman hale getirir. Bütün bunlar uydurma veya kuru spekülasyon falan değil, zira dini literatüre bakarsak, o gün gelip hesaba çekildiklerinde asıl suçlunun “suçlu ben değilim, o kendi kendine ihanet etti” diyerek sorumluluktan sıyrılmaya ve suçu insanoğlunun üzerine atmaya çalışacağına dair bilginin, zaten kültürümüzde mevcut olduğuna emin olabilirsiniz. Anlayacağınız o ki, umursamazlığımız ve menfaat düşkünlüğümüz yüzünden meğer bildiğimizi de unutmuşuz, bile bile lades durumuna düşmüşüz. Yazık!
Kompost veya herhangi bir başka yöntem söz konusu olduğunda, elbette bilmek ve emin olmak durumundayız; acaba bu gerçek bir çözüm müdür, değil midir, bu nedir, neye yararlı, neye zararlı, hangi sınırlar dahilinde etkisi nedir, tüm bunları öğrenmeli, öğrendiklerimizi sınamalı ve birbirimizle paylaşmalıyız. Kuşkucu olmalıyız ve herşeyi sorgulamalıyız. Bilim dediğimiz faaliyet merakla başlar, sorgulamayla devam eder.
Kimi okurlar burada paylaşılan konularla yeni tanışmış olabilir. Ne var ki, gıda, tarım veya sağlık, öyle ilelebet ilgisiz kalabileceğimiz konular değil. Hepimizin hayatıyla ilgili ve insanlığın geleceğiyle ilgili en önemli ve en belirleyici konulardır bunlar.
Her birimiz muhtemelen burada sözü geçen yöntemleri ve daha da fazlasını öğrenmeye, anlamaya ve belki de kendi özel yaşamımızda uygulamaya, denemeye, sınamaya çalışcağız. Yazarın bu sayfalarda paylaştıkları ezoterik bilgiler falan değil; açık internet ortamında karşımıza çıkan ve sorgulama süreçleri sonunda kafamıza yatan bilgilerden ibaret, ama hiç kuşkusuz, sorgulama, irdeleme, öğrenme ve sınama süreçlerimiz halen devam ediyor ve edecek. Yani bu sayfalarda paylaşılanlar tabu falan değil; sözlerimizde herhangi bir yanlış gördüğümüzde pekala kendimizi düzeltmesini de biliriz.
Ama kompost konusunda bu sayfalarda paylaştığımız tüm bu görüş ve bilgilerden bağımsız olarak yıllardır emin olduğumuz temel gerçek ise, aklımız ve vicdanımız sayesinde gördüğümüz, bildiğimiz veya kimi zaman sadece sezdiğimiz ama sürekli yakındığımız, küresel felaket boyutlarına varmış olan tarım, gıda, sağlık ve doğaya dair malum gerçekler.
Zaten bu gerçekleri görebilmek için sizce alim olmaya gerek var mı? İnsan olmak, vicdan sahibi olmak, yetmez mi?
Görmesine görelim de, sadece doğruyu görmekle işimiz bitmiyor, aksine yeni başlıyor. Yaratılış süreçlerine hem düşünsel hem de eylemsel anlamda aktif biçimde katılacak bir varlık olarak tasarlanmış ve yapılandırılmış olan insan, bakıp izlemekle, sorunları tespit etmekle, çözümleri ise Allah’a havale etmekle yetinemez.
Varoluşumuzun gereği olarak elbette hak ölçütlerinden sapmamalı, yaşadığımız bu küresel zulme asla ortak olmamalı, onay vermemeli ve elimizden geldiğince karşı çıkmalıyız. Yaşar Nuri hocayı dinlersek, fiilen bir şey yapamasak bile asla onay vermemeli, en azından gönül koymalıyız.
“Durum felaket, umutsuz, işimiz duaya kaldı” diyerek teslimiyeti yeğleyenlere hatırlatırız ki, vicdan yoksunu mır mır mır dualarla zaten bir yere varılamaz, zira en etkili, en gerçek dua “tevhid bilinci ile yapılan eylem”in ta kendisidir.
Yapay tarım ve gıda sektörlerinin ürettiği gıda ürünlerini tüketmemek, bahçe veya tarlamızda asla yapay tohum, kimyasal gübre, kimyasal ilaç kullanmamak, kompost yaparak toprağı iyileştirmek gibi basit ama haksever tercihlerden daha etkili bir dua olabilir mi?
Tüm bunların toplumun geneline yayılan bilinçli bir tercih olmasını, hatta toplumsal bir norm, bir alışkanlık haline gelmesini teşvik etmek, hiç kuşkunuz olmasın, orta ve uzun vadede doğayı geri kazanmamızı sağlayacak ve küresel tarım tekellerinin ipini çekecek olan en somut adımlardır, yani en somut dualardır.
Hiç gözümüzde büyütmeyelim, küresel şeytan bizim için sadece bir sınavdan ibarettir ve biliyorum ki, ve hatta eminim ki, bilinçli, örgütlü ve de birleşmiş bir insanlık karşısında hiçbir şansı yoktur. Yeter ki aklımızı kullanalım, bu kez doğru kararı verelim ve küresel şeytanın olası yeni oyunları karşısında sağlam durmayı bilelim.
Dünya insanlığı bu insanlık sınavında sırat köprüsüne iyice yaklaşmışken bir an önce uyanalım ve herkesi uyandıralım ki köprüden önceki son çıkışı kaçırmayalım.