Tarım-Gıda-Sağlık ilişkisi

İtiraf edeyim ki, benim uyanış sürecim de hem oldukça yavaş hem de geç oldu, ki kendimi akıllı, uyanık veya aydın biri falan sanırdım; diyeceğim o ki, okuyucunun bu satırlardaki yorum ve eleştirileri üstüne alınmasına hiç gerek yok; zira aydınlanma bağlamında kimseyi duyarsızlıkla suçlamaya veya eleştirmeye hakkım olmadığı gibi, geçmişteki hatalarıma bakacak olursak buna yüzüm de yok. Genel bir ilke olarak, bireysel ve toplumsal hatalarımız karşısında herkes önce kendini sorgulamalı, önce kendini kınamalı diyorum, ki ne kadar becerebildiğim ayrı hikaye ama ben de elimden geldiğince böyle yapmaya çalışıyorum.
Evet, önce kendimize bakacağız ama düşmanımızı ve içimizdeki işbirlikçilerini ve ihanetlerini görüp sessiz kalacak da değiliz. Kendi kusurlarımızı bahane ederek şeytanı mazur görmek tam bir saçmalık olur, değil mi?
Acımasız bir seri katil gibi, hançerini habire dünyamıza, doğamıza saplamakta olan insanlık düşmanı küresel sistemi ve gücünü ve etkisini gözmezden gelmeyeceğiz; hele, sözde “istikrar” adına onun “müesses nizamını” korumaya çalışmayacak, suçlarını ve günahlarını aklamayacağız; gerçekleri saptarken korkmayacağız, gerçekleri örtmeyeceğiz ve sözümüzü de sakınmayacağız.
Kötü ve zararlı yiyeceklerden kendini korumaya çalışan bir tüketici olarak on yılı aşkın bir süredir tv programlarında “gıda güvenliği” konusunun işlendiğini biliyorum. İlk izlediğim uzman ise Kenan Demirkol hocaydı ve o dönemin tabipler odasında gıda temalı bir komitede yer aldığını hatırlıyorum.
Bugünlerde ekranlarda başkaları boy gösteriyor, çünkü sistem bu konuya el attı ve izleyicilerin de ilgisi sayesinde gıda-sağlık konularında çok sayıda program yapılıyor. “Anadolu’nun vicdanlı ve cesur kızı” Canan Karatay hocadan, yüksek maaşlar karşılığında reel sektörlerin emirlerini yerine getiren, tırnak içindeki “bilim adamları”na, veya yazdığı kitapları tanıtmak için ekranları kullananlardan, kendi vegan veya başka birtakım beslenme tercihlerini kitlelere yaymaya çalışanlara değin, çeşitli özellikler taşıyan çok sayıda uzman neredeyse tüm kanallarda gıda-sağlık ilişkisini işliyor.
Bu yoğun medya ilgisi belki kısmen “kitlelerde bilinçlenmenin yükselişine” işaret ediyor olsa da ve olumlu yorumlansa da, diğer yandan da, herşeyi kontrol etmek isteyen küresel sistemin bu yeni ilgi alanına el atıp dizginleri ele alma çabasına da delalet etmiyor mu? Farklı görüşlerin ekranlarda boy gösterip bol ünvanlı hocaların birbirleriyle yarıştırılıp çatıştırılması ve aralarındaki polemiklerden veya sosyal medyaya yansıyan zırvalardan rating artırma kaygıları, sizce de, hem toplumsal algı bakımından sanki bilimselliğin nesnelliğinden uzak bir görüntü verilmesine hem de son derece yaşamsal önemde bir sorunun kamuoyu nezdinde adeta önemsizleştirilmesine ve değersizleştirilmesine, hizmet etmiyor mu? Bu manzarayı -belki de kuşkucu ve komplo teorilerine meraklı biri olduğumdan- sistemin tuzağı olarak değerlendiriyorum. Bu nedenle Kenan Demirkol gibi gerçek bilim adamı niteliğindeki hocaların bir pusula işlevi görerek konunun ana eksenine dikkat çeken yayınlar yapmaya devam etmeleri gerektiğini bu satırlardan önemle vurguluyorum.
Eskiden gıda-sağlık ilişkisi sözkonusu edildiğinde sadece hijyen akla gelirken, on küsür yıl önce Kenan hoca “doğal gıda-doğal yaşam, sağlıklı gıda-sağlıklı yaşam” ilişkisini de gündemimize getirdi; yani hijyenik olsa dahi doğallıktan uzak bir şekilde üretilen bitkisel ve hayvansal gıdaların, yapay ve sınai gıda ürünlerinin sağlığımızı yitirmemizin başta gelen nedeni olduğunu anlattı, duyarlı izleyicileri uyandırdı. Gerçi hocanın getirdiği önerilerin çoğu, konforlu ve tembel yaşam tarzına alışmış olan -lale devri kültürünü sürdürmeye ve tahtıravanla seyahate meraklı- çağdaş tüketicinin burun kıvırdığı türdendi ve pek benimsenmedi; ama Kenan hoca bir tohum atmış oldu. Yerel ölçekte biraraya gelen tüketicilerin önayak olduğu sivil girişimler gitgide çoğaldı ve halkımızın vicdanında kök salan bir toplumsal bilinçlenmeye zemin oluşturdu.
Bu bilinçlenme süreci, bana sorarsanız aslında yine de olması gerekenden çok daha yavaş işledi, çünkü insanların zaten bizzat yaşamakta oldukları ve felaket boyutlarına varan sağlık sorunlarındaki patlama karşısında bu tezlerin bir kıvılcım etkisi göstermesini bekliyor insan. Ama ne yapalım ki kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın kendi hükmünü icra eden toplumsal süreçlerin nesnelliği, bizim gibilerin böylesi romantik veya afaki beklentilerini boşa çıkarıyor.
Artık ayan beyan ortaya çıkmış olan döngü, çok açık, çok net:
“iyi tarım sağlıklı gıdayı, o da sağlıklı yaşamı mümkün kılar!”
Aksi halde, sağlıksız yöntemlerle üretilen sağlıksız gıdaları tüketmenin sonucunda sağlıksız bir yaşamın batağında çırpınırız, ki bugün sağlık alanında yaşadığımız hazin gerçek başka nasıl açıklanabilir ki?
“Aklını kullanmayanların üzerine atılan pislik” başka nasıl olabilir ki?
Peki, bu kadar açık, net ve basit bir denklem nasıl ters yüz ediliyor:
küresel düzlemde işletilen “korkut ve yönet” yöntemiyle, yani tek kelimeyle Türkçe ifade edersek “korku”, eğer İngilizce ifade edersek “terror” ile! “Gıda terörü” veya açlık terörü!
Korku öğesi burada hipnozcunun sarkacı gibi çalışıyor: kelimenin tam anlamıyla “aklımızı” alıyor; yani medya kanallarında sürekli salladıkları bu korku ve kaygı sarkaçları, bizi biz yapan, bizi “insan” yapan başlıca unsur olan akıldan bizleri yoksun bırakıyor. Bu sayede, tıpkı kuklacının elinde tuttuğu kuklalarıyla oynadığı gibi bizimle oynamaya, bugüne dek yaptıkları gibi aynen devam etmek istiyorlar.
Evet, küresel güç ve menfaat odaklarının temel tezleri korkutmaya veya risk algısına dayanıyor: nüfus artışının yarattığı sorunlarla başedebilmek için “doğaya karşı savaşma” zorunluluğunu, medyada sürekli işleyerek beyinleri yıkıyorlar ve kitlelere dayatıyorlar.
Kitap’taki ifade ile: “şeytan bizi açlıkla korkutuyor”.
Ve sonuca baktığımızda ise bence gerçekten de irkilmemiz ve korkmamız gerekiyor çünkü bu süreç bizi fiilen, “bizi yaratan varlığa bile düşman” bireyler ve toplumlar haline getiriyor!
Diyorlar ki, “biz de çok isteriz ama ne yapalım ki, geleneksel organik tarım ile bu kadar nüfusu beslemek mümkün değil”.
Sanki bu kadar nüfus şartmış gibi veya çözümü yokmuş gibi… Üstelik bunun mümkün olmadığı da yalan!
Bu şeytani argümanı onayladığımız takdirde, sonuçta hem sağlığımızı, hem yaşamımızı, hatta yaşam ortamımızı, hem de insanlığımızı yitiriyoruz. Üstelik bunları yitirirken, kendi paramızla bu canavarı besliyor ve daha da fazla palazlandırıyoruz. Görüyoruz ki, insanı resmen çileden çıkaran bir tezgah kurulmuş, tıkır tıkır işliyor!
Diyorlar ki: bu dünyanın sonu geliyor, dünya kirleniyor, kaynaklar tükeniyor, dünyamız insanlığı besleyemez hale geliyor, dünya bitik; bitti, bitiyor…!
“Doğa artık insanlığa yetmiyor”, adeta “doğanın kullanım ömrü doldu, vur tekmeyi gitsin” demeye getiriyorlar. Neredeyse kendi doğal yaşam kaynaklarımıza adeta çöp muamelesi yapmamızı isteyecekler.
Bu cin fikirlilere göre “ya başka gezegenlere gideceğiz, ya da dünyayı dönüştüreceğiz!”. Hani sömürgecilerin şu koloni ele geçirme hastalığı var ya, hayal dünyalarında dahi olsa illa ki yağmalayacak yeni koloniler arayacaklar ya…!
Bu kampanyada, kafası güzel çılgınların uçuk kaçık hayalleri medyada bilim-kurgu projeksiyonlarına malzeme oluyor; doğası mahvolmuş bir dünyada, yok denizkentler, yok yeraltı kentleri, uzay kolonileri, başka gezegenlere göç edip yeni yerleşkeler kurmak vs, yani akıllarına hayallerine doğa dışı veya doğaya aykırı her ne düşerse, geleceğe yönelik proje olarak ortaya atıyorlar ve bu delice fikirlerin tohumlarını şimdiden toplumsal imgeleme ekmeye, hiç olmazsa genç beyinlerde bir iz bırakmaya gayret ediyorlar. Genç kuşak dünyamızdan, doğamızdan umudu kessin ki, toplumsal gündemde onların şeytani projelerine yer açılsın, meşruiyet sağlansın. Bizim gençliğimizde hollywood ve yazılı basını kullanırlardı, şimdi ise bu işlevi daha ziyade digital ortam görüyor.
Yeter ki günün nesnel, somut, yakıcı gerçeklerinden kitleleri koparmayı başarsınlar; yeter ki gizli hedeflerine ulaşmak için bizleri açlıkla ve ölümle korkutarak kendi uydurdukları sanal gündemlerle aklımızı alsınlar ve tıpkı akıl yoksunu bir canlıyı yönlendirir gibi veya bir koyun sürüsünü güder gibi dünya insanlığını kendi ajandalarındaki meçhul bir geleceğe doğru gütsünler; başlıca amaçları bu ve onlar için her yol mübah.
Görüyoruz ki, işin içinde sadece tarım, sanayi, sağlık, gıda, finans vs gibi “reel” sektörler değil, alenen hipnozculuk yapan medya da var; yani bu aslında çok yönlü bir sosyo-psikolojik küresel operasyon. İnsanlığı ayakta uyutmak ve bir yanda onlar malı götürürken bizleri edilgen kalmaya ikna etmek için tam saha pres yapıyor, ateşli-ateşsiz tüm silahlarıyla topyekün savaşıyorlar.
Bunlar tabii, aklı olup görebilenler, vicdanı olup fark edebilenler için gerçek. Bile bile üç maymunu oynayanlar veya hipnoz altındaki zavallılar için ise sadece “hah hah ha, bir komplo teorisi daha…”
İşte böylesi bir kitle psikolojisi yaratıp, doğa dışı, doğa düşmanı, dolayısıyla da hem insanlık düşmanı hem de Allah düşmanı tarım uygulamalarıyla işe girişiyorlar, fikir ve projelerini ekonomik ve sosyokültürel zeminde meşrulaştırıp uygulamaya dökünce de, gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Doğadan kopuk yapay tarım uygulamaları, yapay gübreler, kimyasal ilaçlar, laboratuvar ürünü tohumlar, yapay ve endüstriyel gıdalar ve içeriğinde yer alan binbir çeşit yapay katkı maddesi; tüm bunlar insanlığı sağlığından ediyor, doğadan, doğal yaşamından, doğa anasından koparıyor ve deyim yerindeyse “yetim” bırakıyor; üstüne üstlük, hem yediğimiz her lokma, içtiğimiz her yudum ve aldığımız her nefes için bunlara haraç ödemek zorunda bırakıyor, hem de bizi gırtlağımızdan yakalamış olan bu küresel güçlerin elinde adeta kapana kısılmış çaresiz bir tutsak haline getiriyor; bir başka ifadeyle, başta özgürlüğümüz olmak üzere insanı insan yapan temel değerlerden, kısacası insanlığımızdan yoksun hale getiriyor.
İşte bu yüzden, insanlığımıza sahip çıkmak istiyorsak, gelecek nesiller şu “modern” tavuk çiftliklerinde görüp acıdığınız hani yaşamları şu önlerine konan yemleri 7×24 gagalamaktan ibaret olan zavallı tavuksu’ların haline benzemesin, insan gibi yaşasınlar diyorsak, tarım çok çok önemli ve bu topyekün savaşın en ön cephesi!
Bunu bir farkedebilsek! Farkettiğimiz anda, inanın dünya değişecek!
Ama madalyonun diğer yüzünde, küresel şeytani sistem öyle bir çözümsüzlük içine girdi ki; tutarlılığını koruyamıyor, tüm insanlığa gıda, sağlık, refah, barınma, güvenlik, eğitim gibi temel kamusal gereksinimleri sunma iddiasını sürdüremiyor. Kapitalizmin, liberalizmin belli başlı değerleri artık taşınamaz olmuş, bizzat sistemin kendisi tarafından ayaklar altına alınıyor. Uluslararası kuruluşların yetkilileri “artık yeni bir kapitalizm gerek” türünden akıllara ziyan söylemlerle çaresizliklerini ortaya koyuyorlar.
Gerçi sezgilerimin bana söylediği, aslında insanlığın sorunlarını halletmek gibi bir dertlerinin asla olmadığı yönünde, ancak günlük politika ve medya yoluyla bunun sadece bir tiyatrosu oynanıyor; ajandalarındaki asıl planı adım adım uygulamak için ne yapıp edip kamusal yetkiyi ellerinde tutmaları gerekiyor, ki bunca tiyatro, işte bunun için.
Biraz da spekülasyon yaparsak, kültürümüzde, mitolojide, teolojide, antropolojide ve bilumum literatürde insanlığın kaderini eline alan kötücül egemen güçlerin niyet ve planlarına dair izleri bulabildiğimiz gibi, etrafımıza bakıp aklımızı, vicdanımızı, sezgimizi kullandığımızda da bunun sayısız kanıtlarını görebiliyoruz. Beşbin yıllık şu sözümona “medeniyetler” tarihine şöyle bir göz attığımızda ise “içimizdeki kötü”nün bugüne dek neler başarmış olduğu ayan beyan ortada. Geçmişte insanlığın başına gelen felaketler sizce de gelecekteki çok daha büyük felaketlerin habercisi değil mi? Yaşadığımız yüzyılda artık eski yüzyıllara kıyasla çok daha büyük bir güç biriktirerek, siyaset, ekonomi, finans, tarım, sanayi, medya, din, askeriye, istihbarat vs aklınıza gelen her alanda müthiş bir örgütlenmeyi başararak koskoca ülkeleri ve devasa devletleri resmen avucuna almış, küresel ölçekte muazzam bir güç elde etmiş olan bu kötücül iradenin, “küresel şeytan” tanımlamasına son derece layık olduğuna bence hiç kuşku yok.
Doğa düşmanı, insanlık düşmanı ve Allah düşmanı bu küresel gücün yaptıklarına ve söylemlerine baktığımızda günümüzdeki öncelikli hedefinin bir yandan küresel gücünü artırırken bir yandan da doğayı mahvetmek, bu sayede insanoğlunu doğasından kopararak adeta bir “kültür canlısı” haline getirmek olduğunu; bunu başardığı gün ise insanlığın yaşam damarlarını tamamen ellerine almış, küresel ölçekte yeni türden bir “kölelik düzeni” inşa etmiş, böylelikle bu şeytani hedefine varmış olacağını söyleyebiliriz.
Muhtemelen bir sonraki adımda ise, eğer bir gün artık köleye ihtiyacı olmadığını, robotların daha verimli olduğunu değerlendirdiği takdirde, eline geçirdiği muazzam güç sayesinde dünya insanlığından nasıl da kolay kurtulabileceğini öngörmek için süperzeka olmaya gerek yok.
Ne var ki, küresel sistem bugünkü güç dengeleri itibariyle doğayı bizzat yok etmesinin hiç de kolay olmadığını bildiğinden, hala antik dönemden beri kullanmakta olduğu o bildik yöntemini kullanmaya devam etmekte: yani en etkili en modern hipnoz yöntemleriyle bizleri kandırıp doğamızdan, yani gerçek yaşam kaynaklarımızdan koparmaya ve önümüze koyduğu sanal menfaatlerin peşinde ömrümüzü heba etmeye, kendi ellerimizle kendi yaşam ortamımızı tahrip etmeye ikna etmek için tüm gücüyle çalıştığına ve günlük yaşamda bunun için her fırsatı değerlendirdiğine tanık oluyoruz.
Görünen o ki, hani filmlerde masumun eline son anda tutuşturulan hançer yüzünden suçlu ilan edilmesi misali, doğaya karşı tasarladığı bu taammüden cinayeti insanlığın üzerine yıkarak, bu tarihi suçtan sıyrılmayı planlıyor. Bunun için tek yapması gereken, kamusal yönetimi yani siyasi yetkiyi elinde tutmaya devam etmek ve ajandasındaki maddeleri birer birer hayata geçirmek. Elinde tuttuğu para ve medya gibi güçler sayesinde seçim sonuçlarını büyük ölçüde belirlediği -ve güncel kültürde adeta ilahlaştırıp tabulaştırılan- tırnak içinde bir “temsili demokrasi” sayesinde bu hedefine adım adım yürümekte ve sabırla beklediği zaferine her geçen gün biraz daha yaklaşmakta olduğuna tanık oluyoruz. “Katılımcı demokratik” seçenekleri ise, parasının hükmü kolay kolay geçmediği için, diktatörlük diye tukaka etmekte zaten.
Her neyse; varoluşsal kodları itibariyle kendisini insanlığı mahvetmeye adamış olan şeytanın işlerine dair bu tür spekülasyonların sonu yok. Oysa bizim tarihsel bir gerçek olarak ve de Kitap’ta Musa-firavun kıssalarında işlenen ve ayrıntılı sosyo-psikolojik çözümlemesi yapılan antropolojik bir olgu olarak şunu bilmemiz yeterli;
beşbin yıl önce kalkolitik döneme geçildiğinden bu yana tüm sınıflı toplumlarda kötücül egemen güçlerin aynı yöntemi uyguladıklarını görüyoruz:
kendini tanrı veya tanrının temsilcisi ilan edip, meşruiyetini kutsala dayandırıp halkın rızık kaynaklarına el koymak!
İnsanlığın geçim kaynaklarını temsil eden doğal ve kamusal varlıklara musallat olarak, Yaradan’ın tüm kullarına sunduğu rızık kaynaklarına el koyarak ve bunları kendilerine mal ederek halkın özgür ve onurlu yaşam imkanlarını ortadan kaldırmak, insanlığı geçim noktasında çaresiz bırakmak, sonra da topluma dönüp, “bakın geçim kaynaklarınız benim elimde, bütün bunlar benim” yani “sizin ekmeğinizi ben veriyorum” diyerek insanları gönüllü köleliğe ikna etmek, itiraz eden hakseverlerin ise ya icabına bakmak ya da “nizamı alem” bahanesiyle ite kaka zorla köleleştirmek.
Tıpkı dün köleci toplumlarda veya feodal toplumlarda olduğu gibi, veya tıpkı bugün yaşadığımız “paraya kölelik” sisteminde gsmh’nın onlarca hatta yüzlerce katı paranın sahibi olan ve kamusal varlıklara sahip çıkarak rızık kaynaklarımızı kontrol eden küresel şirketlere, sekiz milyarlık koskoca insanlık ailesinin bağımlı olması gibi. Evet, tarihe bakınca da, Kitap’a bakınca da bugünü okumamız mümkün.
Dünyanın neredeyse tamamında geçerli olan bu sosyo-ekonomik gerçeğin karşısında bizler eğer ısrarla sistemin içinde çözümler aramaya devam edersek çaresizliğimizin ilelebet süreceği kesin, buna şüphe yok da, asıl şaşırtıcı olan, İlahi İrade’ye yüzseksen derece aykırı bu zalim sistemlerin binyıllardır sürmesine ve hala Tanrı’nın arkasına saklanarak kendilerini meşrulaştırmalarına izin vermemiz, yani kamusal kaynakları sisteme terk ettiğimiz gibi, Tanrı’yı da sisteme bırakarak güya rızık sorununa bugün çözüm arıyor olmamız. Sistem aklımızı alınca ne yazık ki arkamızdaki gerçek gücün bile farkında olamıyoruz!
Ama artık hikayenin sonuna yaklaşıyoruz. Görünen köy kılavuz istemez. Bugüne dek doğal rızık kaynaklarına el koymakla yetinen kötücül güçlerin niyeti bu kez çok kötü. Tarih boyunca hep el koymakla yetindikleri “doğal gıda” adına her ne varsa onları artık tamamen ortadan kaldırmaya ve gitgide onun yerini alan yapay gıdalar sayesinde insanlığı gırtlağından yakalayarak topyekün köleleştirmek peşinde oldukları görülüyor.
Kendilerini dindar veya haksever zannedenler de hazır uykudayken, fırsat bu fırsat, bu hain plan küresel ölçekte sinsi sinsi yürütülüyor.
Geçtiğimiz yüzyılda kamucu sistemleri kurmaya kalkışan ama beceremeyen insanlık, şimdi kapitalizmden bile daha geri birtakım siyasi oluşumların tehdidi altında. Hava, su, gıda gibi temel yaşam kaynaklarımıza eğer sahip çıkamazsak, kullanılmaz ölçüde kirlenmelerine veya gasp edilmelerine izin verirsek, bu sürecin sonunda dünyada köleci veya feodal karakterde yeni tür toplumsal yapıların hortlayabilme ihtimalini gözardı edemeyiz. Tehdit uzak değil, artık kapıya dayandı. Geçmişteki bu gibi örneklere bakıp ibret almalıyız.
Firavunlar döneminin karakteristik özelliğinin “kral-tanrı” figürü olduğunu bilmek için biraz tarih veya biraz antropoloji bilgisi yeterli. Ortaçağ karanlığı, “tanrının gölgesi” olma iddiası taşıyan monarşiler dönemi de çok gerilerde değil. Bunları tarih derslerinden hatırlıyoruz.
Gelecekte, dünya insanlığının doğal rızık kaynaklarından yoksun olduğu ve yaşamak için kendisine “ekmeğini veren” egemenlere bağımlı olduğu, ve de gsmh’den çok daha büyük miktarlardaki paranın küresel egemenliğine dayanan küresel ölçekte bir “firavunluk düzeni” veya “feodal düzen” kurulmasına izin verdiğimiz takdirde, özgür ve onurlu insanoğlunun yerini ne yazık ki bu dünyevi güçlere “hizmet” eden kölelerin veya serflerin alacağını; ve kula kulluğun yadsıması olup “sadece Yaradan’a kulluk” anlamındaki sembolik ibadet ve ritüellerin yerine muhtemelen -bu nankör neslin helak edileceği güne kadar- tarihte örneklerini gördüğümüz üzere, dünyevi güçlere kulluk ve bağlılık ifade eden ve pagan dönemini andıran tipik birtakım tapınma ritüellerinin dahi görülebileceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yok.
Spekülasyonu bile ürpertiyor değil mi? Toplumun “yüzde doksandokuzbuçuğunu” sarsmak ve uyarmak için daha ne diyelim? İşte bu yüzden, “kırmızı alarm” diye irkilerek bir an önce uyanalım ve ne gerekiyorsa yapalım, hain planlarına izin vermeyelim.
Büyük bir hassasiyetle ve kıskançlıkla korumamız gereken temiz su kaynaklarımızın da, toprağın doğal ve organik içeriğinin de, ve daha da önemlisi, doğal tohumlarımızın da elimizden kayıp gitmekte ve de küresel egemenlik peşindeki bu kötücül güçler tarafından yok edilme veya ele geçirilme tehlikesi altında olduğunu görelim ve bir an önce harekete geçelim. Durum acil!
Böylesi şeytani bir tezgah karşısında artık spekülasyonlara, entel siyasi geyiklere, kısır tartışmalara zamanımız yok. Çünkü bizim bu ölümcül tehdit karşısında net ve duru bir bakış açısına, somut ve etkili eylemlere, yani az lafa ve çok işe ihtiyacımız var.
Küresel ejderhanın tüm uyduruk tezlerine karşı çok basit bir antitezimiz var.
Biz sadece aklımızı ve vicdanımızı pusula ediniyor, Yaradan’ın bizi yaratırken tanımlayıp genlerimize kazıdığı haklarımıza, varoluşumuza, fıtratımıza, insanlığımıza sarılıyoruz.
Soruyoruz: biz kimiz ve ne için yaşıyoruz?
Onlara da soruyoruz: ya siz ne için yaşıyorsunuz?
Dini açıdan ise şöyle ifade edebiliriz:
Bizler özgür birer insanız, hür doğduk hür yaşarız, biz sadece Allah’ın kuluyuz, yani “kula kulluk” bizim kitabımızda yok, küresel tarım ve gıda tekellerine teslimiyet herşeyden önce bizim insanlığımıza ters, peki ya siz kimin kulusunuz; onca çabanız niye?
Bizi Yaratan, yaratırken rızkımızı da vermişken, ihtiyacımız olan her türlü nimeti sadece emeğimize karşılık olarak yaşam süresince sunmuşken, ondan, bundan, kuldan daha ne isteriz? Biz sadece O’na teşekkür ederiz, bir sorunumuz olunca da sadece O’ndan yardım isteriz; O’ndan başka kimseye bir borcumuz da yok, hiç kimseye eyvallahımız da olmaz. Nihat Genç kardeşin deyişiyle: “efendi tanımayız”.
Ne tohum tekellerinin, ne kimyasal ilaç tekellerinin, ne kimyasal gübre tekellerinin, ne de bu türden küresel tekel haline gelmiş şirketlerin asla kulu olmayız. Rızkımızı böylesi şirketler vermiyor; hem böyle bir niyetleri olmadığı gibi zaten isteseler de veremezler. Güya Allah’ın “doyuramadığı” insanlığı, bu küresel şeytanlar doyuracak değil ya!
Ne kimseyi yaşam boyu doyuracak imkanları vardır ne de gönülleri. “Allah rızkı hesapsızca dağıtır” ama bunlar, menfaatleri olmadıkça kimseye zırnık vermezler. Hem bunlar, hangi eşeğin önüne ot koyacaklarını gayet iyi bilirler. Onların tek derdi insanlığı her bakımdan ve tam anlamıyla egemenlikleri altına alıp, küresel firavunluklarını pekiştirmek.
Hem şu da var ki, insanlığı bu şeytanların doyurduğu bir dünya varsa veya bir gün olursa eğer, o dünyada insanlık adına elde kalacak tek şey herhalde gözünü kırpmadan Hak’ka yürümeyi yeğlemek olsa gerek.
Esaslı bir sınav, değil mi? Bilmem, siz ne düşünürsünüz?
“Yaşam mı, insanlık mı” ikilemi gerçekten de zorlu bir sınav.
Rızık konusunun özgürlüğümüzle ve tüm insanlık değerlerimizle ne kadar yakından ilintili olduğunu ne kadar vurgulasak azdır.
İşte bu nedenle, tarım-gıda-sağlık ilişkisini iyi anlayıp, medya yoluyla piyasaya sürülen ve ilk bakışta masum veya mantıklı gibi görünen şeytani tezlerin ardında yatan niyet ve planların farkında olmak, hem kendi yaşamımız hem de insanlığın geleceği açısından çok büyük önem yaşıyor.
Gerçek şu ki, insanlığın rızkını temsil eden tarım sektörü, bugün küresel ölçekte tohum-gübre-ilaç üçgeninde köşeye sıkıştırılmış, reel ekonominin ve de sanal ekonominin bir dizi uyduruk parametreleri yoluyla çok fena dayak yemekte, imkansızlıklar içinde boğulmakta ve geri dönülmez bir dönüşüme zorlanmakta. Doğal tohum türleri birer birer gaddarca yok ediliyor; tarihin en büyük soykırımı desek yeridir, daha ne olsun! Ülkemizde ise bu sorunların üstüne tüy diken maalesef, işbirlikçi siyaset düzleminde belirlenen ve il ve ilçe tarım idareleri eliyle uygulanan kökü dışarıda tarım politikaları. Üstüne üstlük bir de -neredeyse tüm ülkelerde- küresel şirketlerin avucuna düşmüş olan üniversitelerin, ziraat fakültelerinin “işbirlikçi” akademik faaliyetlerinin baskısı eklenince, geleneksel organik tarımın kaçacak yeri kalmamış, adeta nefes alamaz durumda.
Nihayetinde, mevcut sosyo-ekonomik sistemde tarımsal faaliyetlerin amacı, pazarda rekabet ederek ürünü tüketiciyle buluşturmaktır; eğer organik tarım bu rekabet yarışında kaybederse, varlığını sürdürmesi dahi tehlikeye girer; hani belki bir ihtimal, sadece ve sadece kendisi için sağlıklı ürün üretmek isteyen az sayıdaki bilinçli ve duyarlı küçük bahçe sahipleri tarafından yaşatılabilir, ki o da ancak bir süreliğine.
Açıkça itiraf edelim, işin gerçeği o ki, organik doğal tarımın bu küresel canavara yenildiği kesin de, uzatmaları oynuyor; eğer bizler bir an önce toparlanıp yardımına yetişmezsek, korkarım var olma savaşını dahi kaybetmek üzere. Zira gelişen ve az gelişmiş ülkelerde, tarıma elverişli topraklara acımasızca bir hücum kampanyası sürdürülüyor; tarım alanları önce “köylüsüzleştiriliyor”, sonra “birleştiriliyor” ve birer birer ele geçirilerek dev kapitalist işletmelere dönüştürülüyor. Vatan tanımayan çokuluslu sermaye, sınır tanımayan “yatırımcı” şirketler, paranın gücüyle canının istediği ülkeye dalıyor ve sanki bir “hak sahibi” yokmuş gibi gözüne kestirdiği bir toprak parçasına el koyabiliyor. Hem bugünkü hem de gelecek kuşakların başlıca rızık hakkını temsil eden tarım alanları, dünya insanlığının başlıca rızık kaynağı olan toprak, hukuk ve siyaset alanında tezgahlanan abidik kubidik yöntemlerle küresel şirketler ve yerli işbirlikçileri tarafından gasp ediliyor. Gözlerimizin önünde gün be gün küresel finans sisteminin önderliğinde yeni bir küresel toprak ağalığının, “modern” bir derebeylik yapısının, para sahipliğine dayanan yeni tür feodal bir düzenin adım adım kurulmakta olduğu netleşiyor. Kapitalizmin ardından, para gücüne dayanan ve küresel ölçekte örgütlenmiş bir monarşik sistem sahneye çıkmaya hazırlanıyor, güç topluyor. Tabii, izin verirsek!
Rızkımızın gitgide elimizden kayıp gittiği ve seçimlerde “demokrasi, demokrasi..” diye tepine tepine oylarımızla çağırdığımız bu felaket, Uzay Yolu filmlerinden hatırladığımız, hani köleciliğin egemen olduğu hi-tech düzeyde bir Roma toplumunu çağrıştırıyor. İnsanlık adına acıklı bir son!
Görüldüğü gibi öncelikle, içine düştüğümüz bu hipnoz halinden bir an önce uyanmaya ihtiyacımız var; çünkü dünyanın hem bilinçli tüketiciye, hem bilinçli üreticiye, hem de siyasi tercihlerini haktan yana kullanan bilinçli seçmene, velhasıl haksever bir kamuoyuna ihtiyacı var.
İmkansız mı? Hayır, imkansız da değil, zor da değil!
Yaşar Nuri hoca’nın ifadesiyle “insan gerçeğinde buluşmak” herşeyin anahtarı.
Sözün özü, tüm insanlık ailesi olarak, istesek de istemesek de, farkında olsak da olmasak da, küresel şeytana karşı küresel ölçekte bir ölüm-kalım savaşının içindeyiz zaten; ve hiç kimse için bundan kaçış yok.
Bunu yadsımak, yok saymak veya devekuşu misali bilmezden gelmek kimsenin işine yaramaz. Çünkü sorunumuz, alabildiğine somut ve nesnel.
Kulak asmayın siz, emperyalizme karşı mücadeleyi “yabancı düşmanlığı” veya medeniyet düşmanlığı veya ırkçılık veya şovenizm vs gibi damgalamaya çalışan turuncu misyonerlere, mankurtlara ve sahtekarlara. Bizim yegane pusulamız, aklımız ve vicdanımızdır.
Sorun bireysel değil, sınıfsal değil, hatta ulusal çerçevede bile değil, sorun küresel bir sorun, bir insanlık sorunu. Diyebiliriz ki belki de tarihte ilk kez, insanlık tarihinin en geniş konsensusunu, en kapsamlı uzlaşısını, en kucaklayıcı fikir ve gönül birliğini sağlamak ve tüm insanlık adına ortak bir çözüme ulaşmak için sahne hazır, oyuncularını bekliyor. Bunun farkında mısınız?
Ve hangi taraftasınız?
Bu kutsal oyunda kendinize de bir rol biçiyor musunuz?
Sahnede mi olacaksınız, seyirciler arasında mı?
Büyük resme bakar bakmaz görüyoruz ki, başarının formülü çok basit ve net. Bu büyük mücadelede hem milli olmak zorundayız, hem de enternasyonalist. Tıpkı, emperyalizme karşı tarihteki ilk büyük zaferin sahibi olan Atatürk gibi.
Hem rızkımızı, hem milli bağımsızlığımızı, hem de tüm insanlığın varoluştan gelen temel haklarını, bu küresel ejderhaya karşı kararlılıkla savunmalıyız.
Bu beladan kurtulmak için peşine düşmemiz gereken ilk hedef, bizi birleştirecek olan “ortak haklarımız”;
bireysel “çıkarlarımız” ise sanıldığı gibi varlığımızın ayrılmaz bir parçası veya canımızın yongası falan değil; aksine, bizleri ait olduğumuz bütünden ayırıp koparmak için önümüze uzattıkları oltadaki “yem”. Sakın yanılmayın, onunla doymazsınız zaten, sadece av olursunuz!
İnsan-doğa ilişkisinde ölümcül bir kırılmanın eşiğindeyiz, fazla zamanımız kalmadı, bireyler için ve de toplumlar için karar günü geldi çattı.
Tüm insanlık ailesi olarak net bir karar vermeliyiz, önce gönüllerimizi sonra da güçlerimizi birleştirmeliyiz. Ve devasa küresel sorunlarımızın ardında sessiz sedasız durup beklemekte ve bizleri sabırla gözetlemekte olan şu çarpıcı gerçeği görmeliyiz:
Yaradan, vaktiyle nankörlük ederek kendi ellerimizle yitirdiğimiz doğamızı şimdi yeniden hak etmemizi istiyor;
iyice haddini aşmış olan bu küresel şeytanın canına okumak için bizleri vesile kılmak istiyor;
ve bu büyük sınavda insanlığı tevhide teşvik ediyor!
Sonuç olarak, tarım-gıda-sağlık ilişkisine yaklaşımımız, bireyler için de toplumlar için de tarihsel bir sınav, olmak yada olmamak derecesinde bir insanlık sınavı niteliğinde.
İnsanlığın bugünü ve geleceği açısından bunun ne anlama geldiğinin ve bizlere yüklediği görev ve sorumlulukların farkında mısınız?

» » sonraki