Vermikompost

Çok iyi biliriz ki, güya “kamunun bilgilenme ve haber alma hakkını temsil eden” medya, aslında hem küresel ve yerel egemenler adına uyutma ve yönlendirme işlevi -veya bir başka ifadeyle koyunlaştırıp gütme işlevi- görür, ama diğer yandan da alabildiğine ticari düşünür, yani hep rating ve tiraj peşindedir. Hep dikkat çekici konular ve başlıklar, dikkat çekici manşetler ve resimler vs yoluyla ilgiyi canlı tutmak ve de okuyucuyu ve/veya izleyiciyi kendi etki alanında tutmak ister, ki zaten asal görevi olan toplumsal hipnozu layıkıyla yerine getirebilmesi buna bağlıdır. Ana gelir kalemi olan reklamları da zaten bu sayede kapar.
Ülkemizde AB süreçleri çerçevesinde gerçekleşen “tarımın topyekün çöküşü” veya “çökertilmesi”ne paralel olarak toplumda yükselen karşı tepkiyi değerlendiren ve fırsata çeviren medyamız da, tarım alanında gerçekleşen projeler, girişimler ve başarı öykülerine son yıllarda gitgide daha fazla yer vermeye başladı. Bu çerçevede, özellikle küçük üreticiye hitap eden seracılık, mantarcılık, tıbbi-aromatik nadir bitkiler, organik tarım veya solucan gübresi üretimini konu alan abartılı haber ve yorumlar, akıllara ziyan ölçülerde gelir elde eden sıradan insanların büyüleyici başarı öyküleri, özellikle yazılı basında sık sık boy göstermeye başladı. Bu yayınların bazıları düpedüz rating ve tiraj amaçlıyken, muhtemelen bazıları ise, borsa deyimiyle “gel-gel” özelliğinde.
Yeni doğan koğuşunda yaşama tutunmaya çalışan solucan gübresi sektörümüzün henüz bir yasası bile yokken, ne bir standart, ne devletin yol göstermesi, ne de kamusal veya sektörel bir denetim söz konusu bile değilken, tam bir orman kanununun geçerli olduğu bu mecrada küçüklü büyüklü birçok girişimci, yakın zamanda medyada yer alan cafcaflı öykülerin cazibesine kapılarak çok sayıda yatırım gerçekleştirdi. Kötü bir şey mi? Son tahlilde bence olumlu ama, korkarım bir konuda daha böyle ifrat ile tefrit arasında git-gel süreçleriyle özkaynaklarımızı harcayarak, aslında hem yatırımcısına hem de ülkeye büyük kazanç sağlayabilecek olan ve istikbal vadeden bir sektörde bile kayıplar, iflaslar, hayal kırıklıkları mı göreceğiz? Fıkradaki gibi, gene birbirimizi paçalarımızdan tutup aşağı mı çekeceğiz? Girişimcinin enerjisine, zamanına, şevkine, heyecanına yazık olmayacak mı? Solucan gübresi sektörü -bana göre- tarım alanında yatırım yapmak isteyenler için en doğru sektörlerden biri, ama… bir dizi “ama”lar hala yolumuzu bekliyor, ufkumuzu karartıyor.
Çok küçük ölçekte de olsa bizzat deneyimlediğimiz ve bir-iki yıldır birçok ayrıntısıyla inceleyip kafa yorduğumuz bir konu olduğundan, bilgi, görgü ve öngörülerimizi burada kısaca paylaşmak istedim.
Solucan gübresi veya canlı solucan satışı yapılan sitelerdeki ilanlara bakınca, gerek ürünler gerekse fiyatlar arasında, sektördeki kaosu yansıtan ciddi farklar görürsünüz.
Gerçekten de kobi niteliğinde kimi üreticiler orta ölçekli sermayeye sırtını dayamışken, kimileri de üflesen yıkılacak derme çatma ahırlarda çabalıyor, kimi standartlara uygun, kaliteli ve albenisi olan ürünler üretmiş, ülkemizin çeşitli kurumlarından tescil belgeleri almış, kimisi ABD, AB, Japonya vs gibi ülkelerden bile çeşitli sertifikalar edinmiş ve tıkır tıkır ihracat yapıyorken, kimisi de merdivenaltı, vergisiz, kayıtsız çalışıyor ve diğer firmalara düşük fiyatlarla toptan tedarikçi olarak güç bela varlığını sürdürüyor. Üretim koşulları bir yana, ürün kalitesi üzerinde belirleyici bir parametre olan “hasat” yöntemlerinden, paketleme ve depolama koşullarına değin maliyeti etkileyen diğer birçok etmen açısından farklı ölçütler söz konusu olursa, fiyatlar da farklı olacak elbette.
Bu kaotik ortamda hüküm süren çok sayıda şehir efsanesinden biri de, sevgili “medeniyet projemiz” AB’nin ülkemizde solucan sektörünün kayıt altına alınıp standardize edilmesi ve desteklenmesine büyük önem verdiği yolunda. Yiyen var mı? Güya bizim organik ürünlerimiz ağırlıklı olarak AB ülkelerine ihraç edildiğinden, Türkiye’deki organik ürün kalitesini ve standartlarını bir an önce geliştirip AB vatandaşlarına daha kaliteli ürün sağlamaya büyük önem veriyorlar “mış”. Seralarda kimyasal gübrelerin ve ilaçların yasaklanması, organik üretimin teşvik edilmesi, organik gübre üretiminin yüzlerce kat artırılması planlanıyor “muş”. Merak ediyorum, Türk milletine karşıdan bakınca, IQ düzeyimiz gerçekten bu şekilde mi görünüyor. Türkiye’de tarımı ve köylülüğü bitirme projelerinin banisi ve sponsoru olan AB, bir anda pişman olacak ve ülkemizde tarımı ayağa kaldıracak yegane seçenek olan organik tarımın geliştirilmesine karar verecek, öyle mi? Bu tırnak içinde “dost”larımızın, bize faydalı olacak bir projeyle ilgilendikleri iddiası sizde de şüphe uyandırmıyor mu? Biliriz ki, bu iflah olmaz sömürgeciler olsa olsa AB’nin tarım alanlarını doğuya doğru genişletme peşindedir. Bunlarda tarih boyunca hiç iyiniyet gördünüz mü?
Evet, yüzde yüz organik seracılığın, yüzde yüz organik tarımın geliştirilmesi çok doğru bir tercihtir, bedeli herneyse milletçe karşılanmalı ve organik üretim her açıdan desteklenmelidir. Ama bunu öncelikle kendimiz için yapmalıyız, başkalarını beslemek için değil. AB kendine, boğaz tokluğuna çalıştıracağı bir bahçıvan arıyorsa, 20 küsur yıldır neden bu hain tarım politikalarını dayatmaktaydı, önce bunu açıklamalıdır. Ama şimdi AB’yi bırakalım da önce kendimize bakalım.
Emanete hıyanet ederek kendi kara toprağını bu ölçüde mahvetmiş ve zehirlemiş bir kuşağın ilk ve acil görevi, bir an önce yüzde yüz organik tarıma geçerek, yol açtığı ekolojik felaketi durdurmak ve doğanın kendini yenilemesine, arındırmasına fırsat vermektir. Bu bizim borcumuzdur, yükümlülüğümüzdür. Ekonomik gerekçelerle veya bahanelerle bu dönüşümü daha fazla savsaklamaya hakkımız yok.
Kirlettiğimiz toprağın ve su kaynaklarının eski doğal haline dönmesini sağlamak, bu kaynakları kullanan insan, hayvan, bitki tüm canlı varlıklar için, doğal-vahşi yaşamın kurtuluşu için ve gelecekte insanlarımızın sağlıklı yaşayabilmesi için şarttır. Ama sadece gelecek nesiller değil, bizim kuşak da bu organik devrimin nimetlerinden yararlanacak elbette; zehirli gıda ürünlerinden kaynaklanan ölümler ve hastalıklar muhtemelen hemen durmasa da, zamanla gitgide azalacaktır. Kendi ihtiyacımızı karşıladıktan sonra, ürettiğimiz organik ürünlerin fazlasını elbette ihraç edebiliriz; ama organik tarımı öncelikle AB için yapmayı, sadece döviz getirici bir ekonomik faaliyet gözüyle bakmayı, kendi vatandaşımızı ikinci sınıf insan görüp planlamalarda ihracatı esas almayı asla kabul edemeyiz. Biz insan değil miyiz! Kendi toprağımızın nimetlerinden elbette öncelikle kendimiz yararlanacağız. AB şirketlerinin ve/veya yerli taşeronlarının, ülkemizin en verimli ovalarında geniş araziler kiralayıp sadece ihracata dönük üretim yapmalarını, hatta bunun için tarım yasalarında birtakım değişiklikleri dayatmalarını, vatanın asli sahipleri olarak kabul edemeyiz. Siyasiler ve bürokratlar gelir geçer ama millet olarak biz, kuşaklar boyu kalıcı olarak buradayız. Ayrıca, her kuşak kendi günahlarının bedelini kendi ödemeli. Küresel tefeciye olan mevcut borçlarımızı, bize emanet edilmiş olan topraklarımızı haraç mezat satarak, alacaklılara peşkeş çekerek, gelecek nesillerin, henüz doğmamış bebelerin rızkıyla ödemeyi, aklımızdan bile geçirmemeliyiz. Bu kadar zalim olamayız.
Peki, organik tarıma geçmeye karar verdik de, bu dönüşümün anahtarı nedir diyorsanız, ilk akla gelen yanıt vermikompost, yani solucanları kullanmak suretiyle uygulanan komposttur, çünkü solucan gübresi, toprağı “kara toprak” yapan unsurların başında gelmektedir.
Aslında her tür solucan dışkısı, her tür hayvan dışkısı, hatta her çeşit organik madde kara toprağın oluşumuna katkıda bulunur. Sığır, koyun, keçi, tavuk, güvercin, yarasa, vs gibi tüm bu canlıların dışkıları da gübre niteliğinde olup, bitkilerin kullanımına hazır -yani suda çözünür- formda besin öğeleri sağlar. Ama burada solucan gübresi deyince, herhangi bir tür solucanı kastetmiyoruz, özellikle kültür ortamına alınabilen, verimli ve kompost üretimine uygun olan türlerden, kompost solucanlarından söz ediyoruz. Çünkü burada odaklandığımız temel konu, toprağın iyileştirilmesini amaçlayan kompostlama süreçlerinde solucanların oynayabilecekleri rol.
Büyükbaş veya küçükbaş veya kanatlı dışkısı, evet bunlar da organik gübre türleridir ama içeriğiyle ve pH değerleriyle bitki üzerine yakıcı etki yapabildiğinden kontrollü uygulanmalı, kompostlama yapılmalı; oysa solucan dışkısı zaten kara toprağın özüdür, bizatihi kompost özelliğindedir; bitkiyi doğrudan vermikompost içine ekseniz bile yakmaz ve işte bu özelliğiyle diğer organik gübrelerden farklıdır ve seçkin bir konuma sahiptir; ve sonuç olarak organik tarım açısından anahtar konumdadır.
Şunu net olarak ifade edelim: kimyasal gübre ve ilaçlarla zehirlediğimiz topraklarda organik tarım yapmak gerçekten de mümkün değildir. Zaten bu nedenledir ki, ziraatçi dostlarımız organik tarıma “inanmazlar”, çünkü organik tarımı mümkün kılacak biyolojik altyapı çoktan mefta olmuştur. Organik tarıma geçmek için öncelikle toprağın biyolojisini yeniden ayağa kaldırmak gerekmektedir ve Elaine hoca’nın ısrarla vurguladığı gibi bunun yolu organik kompost uygulamalarından geçer. Kompostun çeşitli yöntemleri arasında en doğrudan, en hızlı ve en kolay seçeneklerden birisi vermikompost yani solucan gübresidir. İşte bu nedenle, eğer olabildiğince hızlı bir şekilde organik tarım dönüşümünü hayata geçirmek istiyorsak, solucan gübresi üretimine hak ettiği ilgiyi, önemi ve özeni göstermeliyiz.
Devam etmeden önce bir iki noktayı açıklığa kavuşturalım. Darwin’in kitabının daha başlığından itibaren kullanılan terim olan “earthworms” doğrudan doğruya “toprak solucanlarını” çağrıştırır ve nitekim kitabın metninde de tarım katmanının, yani kara toprağın, solucanların bağırsaklarından geçerek oluştuğu belirtilir. Bunlar güzel tespitler, ancak o tarihlerde Darwin ve arkadaşları farklı solucan türlerinden söz etmiş olsalar da, bu türlerin toprağın alt, orta ve üst tabakalarına özgülenecek şekilde sınıflandırılmasına, örneğin Darwin’in eserinde rastlayamıyoruz. Bugün solucanlara dair bilgilerimiz Darwin’in dönemine kıyasla çok daha ileri seviyede. Ama gene de bazan saçmalayabiliyoruz. Solucan gübresi sektörünün diline yapışan “kırmızı kaliforniya solucanı” terimi, bu saçmalıklardan sadece biri.
Bu türün latince bilimsel adı Eisenia Fetida (fetid: “çok kötü kokan, kokusuyla rahatsız eden” anlamına gelen, bence abartılı ve mizahi bir yakıştırma) ve Darwin’in eserinde de adı geçen ve Darwin’in bir arkadaşı ve çağdaşı olan Gustav Eisen’in adını taşıyor. Bu türün hangi kategoride olduğunun tespiti de bence önemli, çünkü, bir taksonomi sorunu olmasının ötesinde, bu türe karşı yaklaşımımızı da belirleyebilecek, önemli bir nokta.
Diğer türlerle kıyasladığımızda, nispeten daha hareketli, daha yüksek enerjili, yüksek frekanslı bir yaşam süren, çok tüketen ve dolayısıyla çok üreten bu türün adı neden kaliforniya solucanına çıkmış, o çok net değil. Cezmi hocanın çalışma arkadaşlarından olan Dimitri bey’in bir fuarda bir tv sohbetini hatırlıyorum da, vaktiyle soğuk savaş yıllarında SSCB’de bu tür solucanlar üzerine çalışan bir Rus bilim adamı ABD’ye iltica edince kendisine Kaliforniya’da bir üniversitede kürsü verildiğini ve çalışmalarını burada sürdürmesi nedeniyle “kırmızı kaliforniya solucanı” teriminin yaygınlaştığını söylemişti. Oysa internette Amerikan kaynaklarında bu terime rastlamak çok zor. Genelde “red wigglers” veya “earthworms” terimleri kullanılıyor. Anlayacağınız o ki, bu türün Kaliforniyalı olduğunu bizde sokaktaki adam bile biliyor ama cahil Amerikalıların bundan haberi bile yok!?
Darwin’in arkadaşı Gustav Eisen’in İsveç’ten ABD’ye uzanan öyküsü de çok ilginçtir ki gene Kaliforniya’da noktalanıyor. Yoksa Dimitri bey bu iki öyküyü birbirine karıştırmış olmasın, diye insan düşünmeden edemiyor. Her halukarda, ister İsveç’li Eisen’in, ister falanca Rus bilim adamının öyküsüne dayansın, aralarındaki ortak nokta her iki ülkenin de son derece soğuk, ve yüzeye yakın (epigeal/epigeic) türlerin yaşaması için çok zor iklim koşullarına sahip olması; insanın aklını kurcalayan nokta bu. Aksi halde, bu solucan türü eğer ılıman bir ülkede meşhur olsaydı bu paragraftaki onca muhabbete hiç gerek olmazdı; “ha kompost solucanı, ha yüzey solucanı, aynı şey” der geçerdik. Orta Anadolu’da bile yüzeye yakın su boruları kışın donarak patlarken, çok daha soğuk bir ülkede yüzey solucanları nasıl hayatta kalabilirler? Kışın ne kadar derine gidip hayatta kalabilir veya uyku halinde kışı geçirebilirler? Belki de bu solucanların kaderi her kış donarak ölmektir ama yumurtaları bahara çıkmayı başarır ve koloni her ilkbahar yepyeni beyaz bir sayfa açarak herşeye yeniden başlar!? Acaba gerçekten böyle midir? Bilemiyorum, bu soruların yanıtı maalesef bende yok ama şunu biliyorum ki, ABD veya Kanada’nın soğuk bölgelerinde karlı kış günlerinde kompost yapanlar, sıfırın altında o buz kesen havada bile kompostun üzerinden dumanların yükseldiğini, bozunma kaynaklı tepkime sayesinde ısınan kompostun iç sıcaklığının solucanların yaşamasına olanak tanıdığını belirtiyorlar. Toprağın üst tabakalarının donduğu bir iklimde epigeic bir toprak solucanı türünün yaşaması her ne kadar imkansız olsa da, görülüyor ki kompost solucanları kompostun içinde pekala kışı geçirebiliyorlar.
Buna karşılık, şu örneğe de bakalım: ABD’nin ılıman bölgelerinde olup bahçelerinde kompost yapanlar ise -özellikle bizde yaygın olan tarzın aksine- gübre amaçlı üretimi maksimize etmek üzere bir kültür ortamı oluşturmak yerine, kırmızı solucanlara doğal earthworms muamelesi yapıyorlar; bahçenin bir köşesinde bir kompost öbeği kurduklarında veya bir kasa içinde kompost materyalini biriktirmeye başladıklarında, toprağın üst tabakasında yaşamakta olan kırmızı solucanların öbeğe gelip kompost sürecinden nemalandıklarını, kompost olgunlaşıp besin kaynakları azaldığında ise öbeği terk edip toprağa geri döndüklerini belirtiyorlar. Yani solucanların işine karışmayıp, hiç bir müdahalede bulunmayıp, kompostlamada bir yardımcı olarak, doğal çevrenin bir öğesi olarak yararlanıyorlar.
Peki sizce, kompost solucanı oldukları için mi epigeal yaşam sürdürüyorlar, yoksa epigeal bir tür olduklarından mı kompost odaklı yaşıyorlar? Şahsi görüşüm o ki, bu gibi tartışmaya açık örneklere rağmen gene de, eisenia fetida türünün belirleyici karakterinin kompostlama olduğunu ve dilimizde bu ana işlev ve görevlerinin vurgulanması açısından “toprak solucanı” teriminden ziyade “kompost solucanı” olarak nitelenmesinin çok daha uygun olacağı fikrindeyim. Konuyu burada noktalayıp bilim adamlarına havale edelim ve devam edelim.
Kırmızı kompost solucanlarının gübresinin ticari veya endüstriyel tarzda üretiminin tarihi çok eski olmasa da, Soyvet döneminde doğu bloku ülkelerinde mevcut olduğunu biliyoruz. Bugün bile, tesislerindeki solucanların falanca Bulgar firmasından tescilli ve sertifikalı olarak temin edilmiş olması, bir firma için prestij vesilesi olabiliyor. Soğuk savaş sonrasında bir anda yapayalnız kalan Küba’nın, gaddar bir ambargoya da maruz kaldığı koşullarda, solucan gübresinin katkısıyla tarımını geliştirip açlık tehlikesini atlattığını ve kendi kendine yeter bir noktaya ulaştığını ve bunun diğer Latin Amerika ülkelerine örnek oluşturduğunu da biliyoruz. Kimyasal gübreler toprağın ve tarımın canına okudukça, organik çözümler peşinde yeni arayışlara giren diğer ülkeler de birer birer solucan gübresi fikriyle tanışmışlar ve bugün itibariyle Çin’den Hindistan’a, İsrail’den Avrupa’ya çok geniş bir coğrafyada solucan gübresi baştacı edilmekte.
Nihayet Cezmi hoca gibi meraklı, yeniliklere açık ve geniş görüşlü aydınlar sayesinde biz de bu kervana katılmış olduk ama hem bir miktar geç kaldık, hem de -hala bugün bile- solucan sektörü olması gerektiği gibi değil, ne yazık ki!
Hiçbirşey için çok geç değil diyebilirsiniz ama, organik tarımı ihmal ederek geçirdiğimiz her yıl, sağlıksız gıdalar yüzünden yaşanan sağlık sorunları ve ölümlerin hepsi de telafi edilemez birer kayıp değil midir? Yani tamam, telaşla yanlış adımlar atmayalım tabii, ama sizce de bir an önce harekete geçmemiz ve biraz acele etmemiz gereken bir konu değil mi?
Şimdi biraz da verilere bakalım:
Tarihini tam bilemiyorum ama muhtemelen birkaç yıl önce Cezmi hocanın konuk olduğu Kanal35’te “Z Raporu” adlı programda açıkladığına göre, ülkemizde zehirli kimyasal gübre ve ilaç kullanımı çok ciddi boyutlarda! Programda telaffuz edilen rakamlara göre her yıl 10-12 milyon ton!!! civarında kimyasal gübre tüketiliyor. Ama bununla kalmıyor, kimyasallar yüzünden biyolojiyi mahvedince bitkilerin özsavunması da zarar gördüğünden, herbisit, pestisit, insektisit, fungisit gibi zehirli tarım ilaçları da gerekiyor, ki bunun miktarı da 80-100 bin ton! Şimdi, isteyenler kağıdı kalemi alsınlar ve bu miktarlara varan kimyasal gübre ve ilaç tüketiminin parasal karşılığını TL veya döviz cinsinden hesaplamaya başlasınlar.
İş bu kadarla da kalmıyor, çünkü haliyle onca para dökünce verimi ve geliri de maksimize etmek istiyorsunuz; ve bu kimyasal ürünler doğal, atalık yerli tohumlarla çok da barışık değil. Dolayısıyla laboratuvarlarda üretilen gavur-genli hibrid tohumlar daha “verimli” oldukları için, her yıl yeniden satın alınması gereken zorunlu girdiler arasına giriyor, üstelik çiftçi tercihi olarak değil “yasal zorunluluk” olarak! Zira “sertifikasız tohum” kullanan üreticinin resmen canına okuyan bir mevzuat yürürlükte. Sonuç olarak, muazzam miktarlara varan maddi kaynaklarımız, gübre, ilaç ve tohum firmalarının cebine gidiyor ve tahmin edersiniz ki bunun önemli bir kısmı da döviz olarak yurtdışına çıkıyor. Dahası, muazzam miktarda zehir toprağa, yeraltı sularına ve yediğimiz bitkilere, sonuçta bedenlerimize karışıyor, dolayısıyla balyoz misali bir darbe de “sağlık sorunu” şeklinde tepemize iniyor. En acısı ise, onbinlerce yıllık bir zaman tünelinin evrim süreçlerinden süzüle süzüle gelen birer nimet olan yerli tohumlarımızın satışı çok katı bir yasa ile yasaklandığı için ister istemez kullanımı da kısıtlanmış oluyor ve hem miras hem de emanet niteliğindeki bu doğal hazinemiz yavaş yavaş tedavülden kalkıyor ve tarihe karışıyor. Bir ağaç kesilince veya bir tarihi eser zarar görünce ne kadar da üzülüyoruz, değil mi; ama burada, insan varlığımızdan çok daha eski, çok daha yerli ve milli karakterde olan “vatan evladı” binlerce tohum türü gözümüzün önünde yok oluyor; pardon, yok ediliyor; tam bir katliam değil mi?
Üstelik tüm bu vahşetin maddi manevi her tür bedeli bizlere ödetiliyor. Gel de isyan etme! Bu felakete üzülmeyenlere, duyarsız kalanlara, kabullenenlere veya onaylayanlara, sizce ne demeli?
Peki tarımda başka seçeneğimiz var mı, diye soranlara yanıt: hiç olmaz olur mu; çözüm yolları elbette var ama belli ki birilerinin buna niyeti yok!
Gene aynı tv programında Cezmi hocanın verdiği bilgiye göre, hayvancılığın bir yan ürünü olarak, ülkemizde her yıl 150 milyon ton hayvan gübresi (büyükbaş ve küçükbaş çiftlik gübresi) elde ediliyor ama değerlendirilemiyor ve “heba ediliyor”, hatta yer yer çevre kirliliğine bile sebep oluyor. Oysa bu yan ürün hiç olmazsa organik gübre olarak doğrudan tarlaya verilebilir, veya daha iyisi, kompostlanarak tarlaya verilebilir, veya ondan da daha iyisi, solucan maması olarak da değerlendirilebilir. Bu değerli kaynağı israf edeceğimize pekala bu gibi seçenekleri değerlendirebiliriz.
Bir düşünelim, tarım sektörünün yıllık kimyasal gübre tüketimi, bu muazzam miktardaki doğal gübrenin sadece yüzde sekizi; yani kimyasal gübre kullanımını sıfırlama imkanına pekala sahibiz; ve bunu tercih ettiğimiz takdirde, sadece kimyasal gübre değil, yanısıra kimyasal ilaç kullanımı da, gavur-geni tohum kullanımı da muhtemelen sıfırlanabilecektir.
Yok ekonomiydi, yok verimlilikti diye tepinenler, lütfen buraya bakar mısınız? Nasıl da kocaman bir kazık yediğimizi ve eğer tercihimizi değiştirdiğimiz takdirde nasıl da muazzam bir tasarruf sağlanabileceğini görmüyor musunuz? Dahası, gözümüzün önündeki bu basit seçeneğin, toprağın iyiliği, doğanın iyiliği, insanın iyiliği gibi üstünlüklerinden henüz söz etmedik bile! Nasıl bir ihanete uğradığımızın farkında mısınız?
Çiftlik gübresi gani, tamam da, bu miktardaki kimyasal üründen vazgeçersek, bunun yerine ikame edeceğimiz solucan gübresi üretimine dair bir hesap kitap yapalım şimdi de.
Cezmi hocanın referans olsun diye verdiği yaklaşık değerlere göre bir metrekarelik bir alanda yaklaşık 50 bin kompost solucanı yaşar ve yılda ortalama 1 ton gibi bir miktar ürün verir. Yani düz hesapla, 500 milyar (5E11) solucanlık “minikbaş” hayvan varlığı, (10 milyon (E7) tonluk kimyasal gübrenin yerine geçmek üzere) yılda 10 milyon ton solucan gübresi üretebilir, ki bu da 10 milyon metrekarelik (yani 10 km2) bir üretim alanı gerektirir. Yaklaşık rakamlarla yaptığımız hesap, işte bu kadar net!
500 milyar solucan ilk bakışta çılgınca bir rakam gibi gelebilir ancak, kültür ortamında ideal habitat koşulları sağlandığında ortalama üreme hızı olan “3 ayda 2 katı” referans değeri olarak alınırsa, 1 metrekare (50 bin solucan) ile başlandığında, en çok 7-8 yıl içinde 10 km2lik üretim alanı (500 milyar solucan) rakamına ulaşmak pekala mümkündür ve makul, hatta muhafazakar bir beklenti olarak görülmelidir.
Görüyorsunuz, milli bir tercih olarak vermikompost seçeneğinde karar kılarak 780.576 km2den sadece 10 km2lik (1/80 bin oranında) bir alanı bu işe tahsis ettiğimizde, kimyasal gübrelerden, zehirli ilaçlardan, gavur-geni tohumlardan tamamen ve ebediyyen kurtulabiliyoruz. Üstelik solucan gürbesi üretimini, bir otun bile bitmediği çölleşmiş çorak bir arazi parçasında dahi pekala yapabiliyoruz. Ne güzel bir tarım yatırımı değil mi? 81 vilayetin her birinde böylesi bir iki km2lik çorak, taşlık, kullanım dışı hazine arazisi olmaz mı? Böylelikle buraları da değerlendirmiş oluruz, fena mı?
Üstelik, yıllık 150 milyon tonluk çiftlik gübresi ürününün çok az bir kısmını solucan maması olarak kullanarak bunu yapabiliyoruz. Gerçi solucan maması olarak kullanabileceğimiz kaynaklarımız, bu miktarın çok çok üzerinde. Organik evsel atıklar, organik tarım atıkları, tarıma, hayvancılığa ve ormancılığa dayalı sanayi kollarında çok çeşitli kalemler halinde yan ürün olarak ortaya çıkan türlü çeşitli organik atıklar ve bu gibi kaynakların tümünü hesaba kattığımızda gerçek potansiyelin bunun -en az- 20-25 katı olduğunu görebiliriz ki, 200-250 km2 arası bir üretim alanına ihtiyaç duyar, bu da ülkemizin toplam yüz ölçümünün yaklaşık “binde çeyreği (1/4000)” kadardır.
Hani, illa bu kadar vermikompost üretelim anlamında söylemiyorum (ki ayrıca, neden olmasın?) ama bu kadar potansiyel bizim kararımızı bekliyor. Bu miktarda potansiyeli değerlendirip üretirsek ama yurtiçinde kullanmayıp ihraç edersek getirisi ne olabilir diye hesap ettiğimizde, en mutavazı fiyatlarla bile milyar dolarlar mertebelerinde bir getiri işte orada, yerde duruyor, eğilip almamızı bekliyor. Üstelik bu rakamlar “sadece gübre” üzerine yapılan hesaplara dayanıyor, zira organik gübreyi eğer “organik seracılık” gibi tarımsal faaliyetlerimizde kullanarak üzerine katma değer eklediğimizde ve “organik tarım ürünü” olarak ihraç ettiğimizde, getirisi de defalarca katlanıyor. Ve nihayet, sağlıklı gıdalar tüketen bir toplumun sağlık giderleri de azalmış oluyor, böylece toplam toplumsal tasarruf daha da muazzam boyutlara ulaşıyor. Görünen köy kılavuz istemez.
Ama bugün ne yazık ki tüm bunların tam tersini yapıyoruz; yerdeki nimeti eğilip almıyor, üstüne üstlük bir de tekme vuruyoruz. Onun yerine, güya verimli tarım veya modern tarım yapıyoruz diye kendimizi kandırarak, küresel şeytanın sistemini besleyen zehirli gübreleri, ilaçları ve tohumları, muazzam paralar ödeyerek kullanıyoruz, onbin yıldır kullanılan tertemiz yerli tohumlarımızı, bile bile nankörce vicdansızca yok ediyoruz, doğayı mahvediyoruz, toprağımızı ve sularımızı kirleterek gitgide kullanılamaz hale getiriyor, gelecek nesillerin yaşam kaynağı olan doğal kaynakları acımasızca tüketiyoruz, insanımızın sağlığını katlediyoruz, hem bugünkü kuşaklara hem de gelecek kuşaklara acılar içinde bir yaşam ve acıklı bir ölüm sunuyoruz.
Ve bugün geldiğimiz noktada, ekonomik krizlerle boğuşurken kanser ilaçlarına döviz yetiştiremiyoruz.
Nazım eğer o meşhur sorusunu “Sen cehennemin resmini yapabilir misin, Abidin?” şeklinde sorsaydı, yanıt bence işte tam da böyle olurdu: tüm bu yaşadıklarımız, nankörlüğün resminden veya kendi ellerimizle yarattığımız cehennemin resminden başka nedir ki? Peki, soralım, göz göre göre bu dünyayı cehenneme çeviren bir neslin öbür dünyada cennet ummasını siz nasıl yorumlardınız? Ve tekrar soralım, aklını kullanmayanın üzerine ne yağar?
Şimdi, konuya bir de yatırım ve yatırımcı açısından bakalım. Emeğin aşağılanıp ribanın baştacı edildiği, üreticiliğin değil rantiyeciliğin böyle pompalanıp teşvik gördüğü bir ülkede, takdir edersiniz ki bu kadar büyük boyutlarda bir üretim alanı gerektiren, mekan bağımlısı (hatta “mekan canavarı” diyebileceğimiz) vermikompost sektörü, birçok diğer sektör gibi sadece ranta çalışır, sadece riba erbabı gayrimenkul sahiplerini mutlu eder. Dolayısıyla, rant sıfırlanmadıkça veya minimize edilmedikçe asla hak ettiği geliri elde edemeyeceğinden, kamunun ve devletin destek ve yardımı olmaksızın sadece özel sektörün gücüyle yeterince gelişemez; tüm potansiyelini ortaya koyamaz. Bu nedenle solucan sektörünün, özel sektörden ziyade devletin, kamunun, belediyelerin veya kooperatiflerin sorumluluk üstlenmesi gereken, özel sektörün tek başına veya kendi gücüyle ana oyuncu olamayacağı bir işkolu olduğu fikrindeyim.
Bu tezi ortaya atarken, karma ekonominin özel sektör ayağına (innovasyon hariç) soğuk ve mesafeli bakan ve daha ziyade kamucu ağırlıklı bir ekonomiden yana bir dünya görüşüne sahip olduğum için değil, ama yukarıda belirtilen gayrimenkul ihtiyacının muazzam boyutlarına dair ayrıntısıyla ortaya koyduğumuz resim bağlamında, yani tamamen sektörün gerçekleri açısından bakarak ifade ediyorum.
Aksi halde, özel sektör tıpkı bugün uygulanmakta olduğu şekliyle küçük ölçekte takılıp kaldığı takdirde, bu kadarcık bir üretimi tümüyle üstlenmeye pekala devam edebilir, hatta kendi çapında para da kazanabilir ama kabul etmeliyiz ki asla arzu edilen ölçülerde gelişemez, son derece güdük kalır ve ülkemizin organik gübre ihtiyacını yeterince karşılayamaz; yani organik devrimde oynayabileceği rolü oynayamaz, ne doğayı ne de tarımı kurtaramaz. Solucan gübresi üreten özel sektör bugüne dek, sahibi olduğu veya kiraladığı arazilerde ve tarım amaçlı çeşitli yapılarda, düşe kalka bugüne geldi, gelebildi; ama hala yolun çok başında olduğumuz aşikar. Solucan gübresi üretimimiz, kimyasal gübre tüketiminin hala binde biri seviyelerinde. Bu gidişle, eğer büyük ölçekli düşünmezsek ve konuyu bir an önce kamu yönetimi ve siyaset düzleminde ele alıp çözemezsek, vermikompost lüks ve pahalı bir ürün olarak kalır, hiçbir yaraya merhem olamaz, ve bizler sadece burada çenemizi yorduğumuzla kalırız.
Özel sektör yatırımcıları ile kamu arasında, arazi tahsisi veya kiralama şeklinde bir destekleme ilişkisi de söz konusu olabilir, ancak ne var ki ülkemizde bu tür ilişkilerin çok “fetid” koktuğu ve vicdanları kanattığı gayet iyi bilinir. Bunun yerine, her ilde verimsiz çorak araziler üzerinde, belki de belediyelerin bünyesinde veya OSB türü kentsel mimari tasarımlar çerçevesinde, ülke sathına yayılan ve sadece vermikompost amaçlı yatırımlara tahsis edilecek bir takım üretim bölgeleri oluşturulup vermikompost yatırımcılarına kiralanabilir, böylece hem kamuya veya belediyelere gelir sağlanmış, hem de yerleşim alanlarını rahatsız etmeden sektörün ihtiyacı karşılanmış olur. Böylesi bence çok daha adil olur. Üstelik sektörün kamusal denetimi de daha etkin ve kolay yapılabilir.
Örnek vermek gerekirse bazı belediyelerin -örneğin İzmir BB’nin- organik tarıma verdiği çeşitli destek projelerinde gördüğümüz türden, kamunun öncülük ettiği küçük-orta-büyük ölçekli kamusal yatırımlar, bana göre, solucan sektörü için en gerçekçi ve en hızlı sonuç alabileceğimiz modeldir. Kooperatiflerin de, hatta özel sektör yatırımcısının da işin içine dahil edilebileceği bir formatta, çok hızlı bir şekilde solucan sektörü ve vermikompost üretimi şaha kaldırılabilir ve organik devrimin önünü açan bir altyapının ilk adımları atılabilir. Eğer bu başarılırsa, yurdun diğer bölgelerindeki organik tarım girişimlerinin de moralini coşturan bir müjde etkisi yapar. Gerekli adımlar gecikmeden atıldığı takdirde, bence “en çok” on yıl içinde organik tarım zengini olan ve bu sayede belki de cari fazla veren, sağlıklı ve mutlu bir ülke olmaya başlayabiliriz.
Aksi halde, kamu yönetimi ve kamuoyu net bir karar verip net bir irade ortaya koymadıkça, organik gübre sektörüne maddi ve somut bir zeminde sahip çıkmadıkça, zehirli gıdalardan kurtulma ümidimiz yok ve geciktiğimiz her gün yeni hastalıklar, yeni acılar, yeni ölümler getirmeye devam etmekte, ne yazık ki.
Şimdi bir de, hobi amaçlı solucan gübresi üreticisi “küçük yatırımcı” açısından bakalım; çünkü, bu aslında her evde, her evin bahçesinde veya balkonunda veya mutfağın bir köşesinde, bir kutu büyüklüğünde bir alanda, evsel atıkların değerlendirildiği ve az miktarda da olsa sağlıklı toprak ve gübre elde edilen bir faaliyet olabilir, ki nitekim civarımızda, solucan gübresinin bu kadar yaygın ve popüler olduğu, örnek alabileceğimiz ülkeler mevcut.
Diyelim ki, çeşitli kaynakları taradıktan sonra solucan gübresinin anlam ve önemini kavradınız, “bir de ben deneyeceğim” diyerek küçük bir adım atmaya karar verdiniz. İnternette solucan firmalarının ilanlarını incelediniz ve hiç bilmediğiniz sisli puslu bir alana ciddi bir sermaye ayırmaktansa, ilanlardaki minimum ölçek olan 1000 adet solucanla başlayıp, öğrendikçe ve deneyim kazandıkça derinleşmeyi tercih ettiniz. Göreceksiniz ki fiyatlar hiç de standart değil; adet başına 20 kuruş isteyen de var, 1 kuruşun altında fiyat verenler de, üstelik kaliteye dair en ufak bir somut ipucu yok, iade garantisi yok, tam bir orman kanunu.
Bu arada belirtmeden geçmeyelim, Cezmi hocanın fuardaki seminerinde not düştüğü bir uyarıya göre, gübreyi hasat ederken gübrenin içinden solucanları ayıklamak amacıyla elek kullanan firmaların solucanlarını alırken aman dikkat; “elekten geçmemiş solucan” talep etmeniz önerilir, zira elekten geçmiş ve tamburun içinde ciddi bir travmaya maruz kalmış solucanların üreme kapasitesi olumsuz etkilendiğinden, ileride umduğunuz hızda üremediklerini görüp hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.
Eğer karşınızda güvenilir bir şirket veya tanıdık bir işadamı yoksa, riski minimize etmek için, vaktiyle bizim yaptığımız gibi, küçük bir kase boyutlarında çok küçük bir ölçekle başlamayı tercih etmeniz, doğru karar. Bin adet solucan orta boy bir yoğurt kasesine sığar, solucanı satan firma genellikle birkaç haftalık başlangıç mamasını da sağlar. Sadece mama değil, kutuya (%85-90 oranında) nem de sağlamalısınız, ama suyu boca ederek değil, bu işi en iyi bir spray ile yapabilirsiniz. Bunun standardını tanımlarken yaygın biçimde kullanılan tanıma göre “sıkılmış sünger” kıvamında olmalı, yani mamayı avucunuzda sıktığınızda en çok bir veya iki damla sızdıracak kadar; ki Elaine hoca da aynen bu tarifi kullanıyor. Sıcaklık da önemli; yoğurt kabı güneşte kalıp çok ısınmamalı veya aşırı soğuğa maruz kalıp donmamalı; 20-25 derece arası, oda sıcaklığı veya ilkbahar iklimi standartları idealdir. Özetlersek, mamanın niteliklerine, nem, hava ve ısı parametrelerine dikkat. Bu solucan kutusunu evin bir köşesinde veya balkonunuzda tutmanızda hiçbir sakınca yoktur; koku da yapmaz, komşularınızın da haberi bile olmaz. Yarı çürümüş mutfak artıklarını da bu sülocanların menülerine ekleyebilirsiniz; (ama herşeyi değil! Örneğin doğal antibiyotik diye bilinen soğan, sarımsak, narenciye vs gibi mikrobiyal yaşama pek izin vermeyen atıklar vermikompost ortamında sorun yaratıyor, et süt ürünleri vs de önerilmiyor; ki kapsamlı bir listeyi internette bulabilirsiniz). Eğer atıklar dondurulup çözülürlerse çürümeleri daha kolay ve hızlı olacağından, daha da iyi olur. Yani atıklarınızı derin dondurucunuzda saklayıp, ihtiyaç oldukça çıkarıp çözerek, yarı kompostlanmış halde solucanlarınıza sunmanız da mümkün.
Parantez açıp şu noktayı da belirtmeliyiz ki, solucanlar henüz çürümeye başlamamış mamayı veya çürümesi tamamlanmış mamayı değil “çürümekte olan” veya “çürüme süreci devam eden” mamayı tercih eder; zira çürüme sürecinin başında da, çürüme tamamlandığında da içeriğindeki bakteri ve mantar popülasyonu daha alt düzeylerdedir; oysa çürüme süreci devam ederken bakteri ve mantar sayısı zirve yapar, çünkü çürüme sürecinde mikrobiyal yaşam canlı ve zengindir. Buradan da anlayabiliriz ki, solucanların asıl besin kaynağı sığır gübresinin veya organik atıkların dolgu materyalleri değil, bunların içeriğindeki canlılar, bakteri ve mantarlardır. Ayrıca, bu besin öğelerinin içeriğindeki 30:1 olarak önerilen C/N oranı da solucanların dengeli beslenmesi ve koloninin sağlıklı ve verimli olması açısından önemli. Karbon eksikliği genel anlamda enerji kaynaklarının, azot eksikliği ise protein, yani büyüme ve gelişme kaynaklarının yetersizliği şeklinde yorumlanabilir.
Konuya dönersek, bir süre sonra kutunuzda hem mamaların tüketilip gübreye dönüştüğünü hem de solucan nüfusunun arttığını ve yoğurt kabının artık yetmediğini göreceksiniz. Bu durumda ya koloninin yarısını muhtemelen ikinci bir yoğurt kabına nakledeceksiniz; ya da daha iyisi, koloniyi tümüyle daha büyük bir kutuya nakledeceksiniz. Bu takdirde, balkonunuza bakıp bakıp “o kutu ne?” diye soran meraklı komşularınıza da dert anlatmak zorunda kalabilirsiniz.
Piyasada bulabileceğiniz 10-100 litre arası plastik kutu veya plastik saksılar, koloninin boyutlarına göre, bence başlangıç için ideal. Kültür ortamı olduğundan, kutunun zemininde solucanlara yatak tabakası oluşturmanız gerek: teksir kağıdı veya koli kartonu, kağıt havlu rulosu, (boyasız) yumurta kartonu gibi karbon kaynağı bir malzeme döşerseniz, hem zeminde biriken nemi toplar, hem de zamanla çürümeye uğrayarak bir kaç hafta içinde solucanlara hazır mama olur. Ama bunun olumsuz tarafı, bu tepkimenin zemindeki oksijeni tüketerek anaerobik bir ortama yol açmasıdır. Bir şekilde ne yapıp edip, kutunun zeminindeki oksijenlenme sorununu çözmelisiniz. Eğer kutu çok derin değilse bu pek sorun olmaz zira solucanlar dikey yönde gidiş gelişleri sayesinde bulundukları ortamı zaten havalandırırlar, ama derinlik 25-30 cm’nin üzerine çıktıysa oksijenlenme sorunu olur ve zeminde koku yayan ve istenmeyen sağlıksız bir ortam oluşur. Buna karşı bir önlem olarak, plastik kutunun altını ve yanlarını matkapla delmenizi öneren yayınlar da görebilirsiniz; bu iyi bir çözümdür ama doğrusu ben tercih etmedim, çünkü kutuyu zaman zaman evin içinde tuttuğumdan, kutunun altından sıvı sızmasını göze alamadım. Ancak bedeli ağır oldu; anaerobik ortam ve muhtemelen pH dengesinin bozulması gibi nedenlerle bir miktar solucan panik halde topluca firar girişiminde bulundular, ki akıbetleri kesinlikle ölümdür. Çünkü kültür ortamından ayrıldıkları anda yaşama şansları sıfır; balkonun (veya odanın) zemininde en çok bir metre kadar sürünürler, sonra vücut nemini yitirirler ve oracıkta kalakalırlar. Doğanın size emanet ettiği bu minikbaşlara iyi bakmak istiyorsanız, nasıl bir habitat istediklerini iyi bilmeli, yukarıda sözü geçen dört parametreyi sürekli izlemelisiniz.
Ben 30 litrelik orta boy bir kutu ile başladım, daha sonra 60 litrelik daha büyük boy saksılara terfi ettim ve şimdilerde saksı sayısı iyice artmış olsa da hala onları kullanmaktayım, zira ev ortamında daha hesaplı ve daha iyi bir çözüm bulabilmiş değilim; solucanlar hala yazlıkta, kah içerde kah dışarda yaşamlarını sürüdürmekteler. Ama artık kaplarına sığmıyorlar, her an zincirlerini kırıp evin sınırlarını patlatabilir ve özgürlüklerini ilan edebilirler; ki muhtemelen bir kaç ay sonra ortamlarına iyice sığmaz hale geldiklerinde ne yapacağım, şimdiden kara kara düşünüyorum.
Görüyorsunuz, hobi diye başlasanız dahi, yaklaşık iki yıl içinde ulaştıkları sayı, ister istemez sizi profesyonelleşmeye zorluyor.
Bu durumda mecburen, 1-solucan sayısı, 2-gerekli üretim alanı, 3-aylık/yıllık gübre üretim miktarı, 4-aylık/yıllık gelir, gibi birtakım parametreler üzerinden yıllara yayılan bir projeksiyon çalışması yaptım; tüm bu değişkenler üzerinden ve belirli varsayımlar temelinde, kaç ay sonra sayıları ne olur, kaç metrekarelik bir alana ihtiyaç olur, aylık ne kadar gübre elde edilebilir, aylık gelir ne kadar olur vs. ay ay, yıl yıl hepsi hesaplandı. Sonuç hiç de öyle karmaşık değil, özetle şöyle: hangi ölçekle başlarsanız başlayın, solucan kolonisinin bir yıl sonra yaklaşık 10 katı daha geniş bir yüzey talep edeceğini söyleyebilirim. Evet, büyük bir hızla ürüyorlar, bu da sabit sermayenizi kendiliğinden ve çok hızlı bir şekilde büyütüyor, “wow, bu kadar hızlı sermaye artışı başka nerede var diyorsunuz”, bunun cazibesine kapılıyorsunuz ama en önemli parametreyi göz ardı etmemelisiniz: elde ettiğiniz gelirin büyük kısmı üretim alanının büyütülmesine harcanmak zorunda, ki bu da birçok üretici açısından nakit akışı sorunu yaratıyor.
Dolayısıyla, vermikompost yatırımcısı, ölçek konusunu iyi düşünmek zorunda. Medyanın pompaladığı büyük beklentilerle ciddi miktarda sermayeyi solucan alımına harcayarak sektöre adım atan, bir arazi veya çiftlik binası kiralayıp işe başlayan, her ay ciddi miktarda özkaynağı kira ve işletme giderlerine harcamaya devam edenlerin, eğer ki nakit akışı sorununu yani satış, pazarlama ve tahsilat konusunu başarıyla çözemezlerse, en çok bir kaç yıl içinde “ne yapsam da bu solucanları saf birine çakıp, bu işten bir an önce kurtulsam” diye kara kara düşünmeye başlamasına kesin gözüyle bakabilirsiniz. Gerçi medyamız sağ olsun, işini devretmek isteyenlere, gel-gel yayınları sayesinde fazlasıyla yardımcı oluyor.
Başlangıç sermayesi ister az ister çok olsun, eğer sınırlı ise ve nakit akışı sağlanamaz ise, iki yıl, değilse üç veya dört yıl sonra, bilemedin beş veya altı yıl sonra, ama bir gün mutlaka S.O.S. vermek bence kaçınılmaz. Profesyonelleşme kararı almazdan önce, işin kendi kendini çevirdiğini mutlaka görmelisiniz.
Ama bu işin çok uygun olduğu, nakit akışı sorunundan etkilenmeyecek özellikte birtakım kesimler de var.
Örneğin, eğer bir büyükbaş çiftliğiniz varsa, “her gün onca gübreyi ne yapacağım, kime satacağım veya nereye atacağım” diye hayıflanıyorsanız, bence siz tipik bir solucan gübresi üreticisisiniz ama haberiniz yok. Soruna hiç değilse atık yönetimi açısından yaklaşarak, onca gübrenin etrafı kokutmadan, yeraltı sularını ve toprağı kontamine etmeden bertaraf edilmesi için çiftliğinizin bir köşesinde kompostlama yaparken, bir köşesinde de solucan gübresi üretimine geçebilirsiniz. Ya da işiniz başınızdan aşkın ise veya bununla uğraşmak istemiyorsanız, taşeronluk veya joint venture tarzı bir ortaklık ilişkisi ile bu işi bir başkasına yaptırabilir, ve durduğunuz yerde ek gelir elde edebilirsiniz.
Veya, organik tarım yapmak isteyen ve serasında sürekli olarak solucan gübresi tüketmek durumunda olan bir üretici iseniz, seranızın yanı başında özel bir köşe ayırıp kendi solucan gübrenizi üretmekten daha akıllıca ne olabilir? Elde ettiğiniz solucan gübresini tümüyle kendi sera toprağınızda kullanır, kendi organik gübrenizin kendi organik tarım ürünlerinize kattığı katma değer sayesinde ihya olursunuz.
Veya, bir tavuk çiftliğiniz varsa, eğer organik tavukçuluk ve yumurtacılık yapmak istiyorsanız, bana göre solucan üretimi sizin ilk tercihiniz olmalı. Evet, her ay sürekli solucan gübresi de üreteceksiniz ve bu size ek bir gelir de getirecek ama, nüfusunu her üç ayda ikiye katlayan solucanlara yeni mekanlar, yeni çadırlar, yeni kasalar tedarik etmek gibi bir derdiniz olmayacak, zira böyle yüksek bir hızla üreyen solucanlar sizin tavuklarınız için düşünebileceğiniz en besleyici ve en değerli türden “yem” anlamına geliyor. Pazardaki en lezzetli tavuklar sizin tavuklarınız, en kaliteli yumurtalar sizin yumurtalarınız olabilir.
Çiftlik balığı deyince önce bir irkiliriz, çünkü çoğunlukla tavuk vs gibi ucuz yemlerle beslendikleri için -ne yersen osun ilkesi gereği- “balık kılığına girmiş tavuk” misali bir etki yapar değil mi? Oysa organik tavuk çiftlikleri için geçerli olan durum, organik balık çiftlikleri için de geçerli olabilir. Çok yüksek protein değerlerine sahip olan solucanlar, kültür balıkları için düşünebileceğiniz en değerli doğal besin anlamına gelir ve bugün ülkemize anlamlı miktarda döviz getiren bu değerli sektörün ürün kalitesini “yalancı-tavuk” kalitesinden neredeyse “deniz balığı” kalitesine taşıyabilecek bir seçenektir. Balık çiftliği şirketleri de vermikompost üretimini ciddiye alıp, ürettikleri balığın kalitesini destekleyen bir tarzda değerlendirebilirler.
Yukarıda sunduğumuz seçeneklerin tümünü büyük bir resimde toparlayacak olursak, ideal vermikompost tesisi, sinerjik bir tarzda çalışan ve bir köşesinde büyükbaş (veya küçükbaş) et veya süt üretimi, bir köşesinde organik sera, bir köşesinde tavuk-yumurta çiftliği, bir köşesinde de solucan çiftliği olan entegre bir tesis şeklinde tasarlanabilir. Böyle bir tesiste nakit akış sorunu da asla olmaz. Böylesi entegre tesisleri bence devlet de destekler, zira her yıl 150 milyon ton çiftlik gübresinin ekolojik bir soruna yol açmadan bertaraf edilmesini ve buna karşılık çok ciddi miktarlarda organik tarım gübresi veya ihracat imkanı yani döviz elde etmeyi kim istemez?
Vermikompost konusuna belki her açıdan baktık da, bir tek solucanlar açısından bakmadık ya, bence çok ayıp ettik!
Garibim solucanlar ne ister? Tabii ki, kendi doğalarının gerektirdiği rahat yaşam koşullarını isterler, yani ideal habitat koşullarının sağlanması çok önemlidir. Bunun için, kompostu elinizde sıkıp damlaları saymanıza gerek bırakmayan, kompost ortamının içindeki sıcaklık, pH ve nem değerlerini ölçen ve internet üzerinden, uzak doğudan, en fazla birkaç dolara edinebileceğiniz basit cihazlar mevcuttur. Bu sayede yaşam parametrelerini sürekli izleyebilecek ve en ideal değerlerde tutabileceksiniz, bu da dönüp dolaşıp sizin gelirinizi etkileyecektir. Bunun yanısıra solucanlara “süzek” barınaklar, yani fazla nemi alttan sızdıran veya buharlaştıran kasalar tedarik etmelisiniz. Ve tabii ki, onların istediği menüyü düzenli olarak sunmalı, aç bırakmamalısınız.
Onlar size gübre ürettikçe, kasadaki kompostun seviyesi gitgide yükselecek, diğer yandan kasanın alt tabakası da hasata hazır hale gelecektir. Ama unutmayın ki, eğer yeterince zaman vermezseniz, yani alt tabakadaki yumurtalara ve yeni doğan yavrulara en az 2-3 ay zaman tanımadan gübreyi hasat etmeye kalkarsanız, birçok yumurtayı ve yavruyu telef edersiniz ve geliriniz de bundan olumsuz etkilenir.
Sektör, gübreyi bir an önce çıkarıp, kurutup, paketleyip satma alışkanlığından kurtularak stoklama kapasitesine de yatırım yapmalıdır.
Organik gübreyi gübre yapan içindeki mikrobiyal yaşamdır. Nemini koruduğunuz sürece, gübre içindeki yararlı bakteri ve mantarlar canlılığını koruyabilir, hatta zaman içinde daha da geliştirebilir, böylece bir süre sonra, ilk hasat edildiğinden de daha değerli bir gübre haline gelebilir. Bunu anlamak için her üretici, ürettiği gübrenin kalitesini -ya bizzat ya da istihdam edeceği uzmanlar marifetiyle- analiz edebilmeli, yapacağı işlemlerin zamanlamasını bu analizlere göre belirlemelidir. Biyolojik tahlilin önemini ve ciddiyetini kavramadan “bu yaştan sonra biyoloji mi öğreneceğiz” diyenler, elindeki gübrenin kalitesini test ederken en gerçekçi sonuçların “yerinde ve anında test” ile alınabildiğini kabul etmek istemeyenlerdir. Örneklemin alınmasından ta üç-beş gün sonra gönderildiği labrotuvarda bakılmasının çok fazla bir anlamı olmuyor. Tesisin bir köşesinde biyolojik tahlil ve kalite kontrol amacıyla bir mikroskop ve de kullanabilen bir eleman olması, solucan tesisinin değerini belki de ikiye üçe katlayan çok önemli bir niteliktir.
Sektör ayrıca, “piyasa öyle istiyor” diyerek gübreyi %25 oranına kadar kurutmaktan da vazgeçmelidir. Kurutup pelletlemek de şart değildir. Nem oranı %85’lerden %25’e inerken, içeriğindeki mikro yaşam da olumsuz etkilenmektedir. Mikro-organizmaların bir kısmı dormant hale gelirken bir kısmı da çaresiz mefta olmaktadır. Organik gübre söz konusuysa, bana göre “raf ömrü” asla belirleyici parametre olmamalıdır. Gübreyi bir süre saklamak gerekiyorsa belki %45-50 nem kabul edilebilir, ama nemini çok fazla kaybetmeden, kısa süre zarfında, tercihen hasat edilir edilmez en kısa zamanda toprağa ve/veya bitkiye uygulamak, gübreden maksimum yararlanmaya imkan sağlar.

Bir de tabii, o meşhur “ısıl işlem” konusu var!
AB mevzuatı zaten yeterince başa bela ama, sağolsunlar bir de “işgüzarlar(?)” var ki, AB mevzuatını tercüme ederken güya “sehven” yorum hatası yapmışlar ve solucan gübresini diğer tür gübrelerle aynı kefeye koyarak “70 derece sıcalıkta 1 saat boyunca ısıl işleme tabi tutma” zorunluluğu getirmişler. Ve kaç zamandır bu hatayı bir türlü düzeltememişler! Akıllara ziyan, vesselam!
Organik gübrenin en değerli özelliği olan mikrobiyal yaşam içeriğinin, ta bitkiye uygulanma aşamasına kadar özenle korunması gerekirken, içerikteki bakteri ve mantarları böyle adeta “kavurarak katleden” bir işlem, doğrusu insana çok manidar geliyor. Bu “hatalı” yorumda, “ne yapıp etsek de organik tarıma bir çelme atsak” diyen lobilerin -belki de kötücül küresel güçlerin- payı olabilir mi, diye insan düşünmeden edemiyor. Tescilli üretim yapan ve denetim korkusu ile mevzuata uymamazlık edemeyen bazı firmalar da, istemeden de olsa ne yazık ki bu cinayete suç ortaklığı yapmaktalar. Bu nedenle, -inşallah yakında değişir ama- bugün itibariyle piyasadaki “standartlara uygun” solucan gübresi bir ölçüde “kavruk solucan gübresi” anlamına geliyor ve mikrobiyal içeriği bakımından ideal ölçütlerin altında bir nitelik sergiliyor. Toplam yıllık üretimi bugün itibariyle kimyasal gübre tüketiminin henüz daha binde biri iken bile bu denli çelmelenen bir sektör, biraz palazlandığında kimbilir neler olacak, merak ediyorum. Eğer kamuoyu “bu bizim milli servetimiz, bizim geleceğimiz” diyerek bilinçli bir şekilde solucan sektörüne -ve genel olarak organik gübre sektörüne- sahip çıkarsa, organik dönüşümün mutlaka gerçekleştirilebileceğine inanıyorum ve adına kimyasal gübre denen zehirin çok hızlı bir şekilde tarih sahnesinden silinip gideceğini öngörebiliyorum.
Aksini düşünmek bile istemiyorum.
Ama daha şimdiden bazı kimyasal gübre üreticilerinin gerek ülkemizde gerekse dünyanın başka ülkelerinde vermikompost sektörüne de el attığını duyuyor ve inanın çok öfkeleniyorum! Bu nasıl bir yüzsüzlüktür!
Bugüne dek kimyasal gübrelerinizle gerek doğamızı gerek sağlığımızı mahvederken bir yandan da cebinizi dolduruyordunuz; şimdi zehirli ürünleriniz gözden düşerken devreye girip, o kocaman cüzdanlarınızla organik sektörüne de egemen olup cebinizi doldurmaya devam mı edeceksiniz? Bizi o kadar balık hafızalı, o kadar saf ve vicdansız mı sandınız? Yoksa, hiç inanmadığınız halde, organik gübre sektörünü layıkıyla çalıştırmamak veya engellemek amacıyla mı bu sektöre el atmaya karar verdiniz? Kimyasal gübre üretiminize bugün itibariyle, hiç beklemeksizin ve de derhal ve tamamen son verin ki, sizde bir iyi niyet kırıntısı olduğuna inanmak için bir bahanemiz olsun!
Ve son olarak, vermikompost konusuna bir de atık yönetimi, ekolojik sorunların çözümü, yitirilen doğal alanların ve kaynakların geri kazanımı, vermi-remediation açılarından bakalım. Yukarıda sözü geçen programda Cezmi hoca’yla birlikte program konuğu olan Selçuk hoca, arıtma tesislerinden çıkan arıtma çamurunun, kirlenen deltaların ve nehir yataklarının, çevre sorunu yaratan kirli ve zararlı maddelerden arındırılması işinde de solucanların rol üstlenebileceğinden söz ediyorlar ki, nehirlerimizin, göllerimizin halini göz önüne aldığımızda vermikompost bu takdirde “vatan kurtaran aslan” sıfatını fazlasıyla hak edecek demektir.
Ne var ki bunlar çok büyük projelerdir ve özel sektörün boyunu fazlasıyla aşar. Bu yüzden kamunun ve özellikle çevre hizmetlerini üstlenmiş olan belediyelerin sektöre ciddi yatırımlar yapmaları ve muazzam miktarlarda solucan varlığına sahip olmaları gerekmektedir. Bu da siyasi zeminde kararlar verip, somut adımlar atmayı gerektirir.
Tarım, gıda, sağlık sorunlarının ötesinde, içinden çıkılmaz boyutlara varan muazzam çevre sorunları karşısında, bana göre çok fazla seçeneğimiz yok. Ülkemizin ihtiyaçları, çok çok çok acilen! kamunun ve siyasetin ve üniversitelerin hep birlikte eşgüdüm halinde harekete geçip solucan kompostu konusunu önemle ele almasını ve bir an önce kolları sıvayıp işe girişmesini zorunlu kılıyor.

» » sonraki

Paylaşın: