Organik Tarım ve Organik Besicilik

Ekolojik ve/veya Ekonomik çerçeveden Organik Besicilik ve Organik Mandıracılık sektörlerinde Halkla İlişkiler ve “firma imajı”

(Ekopolitik Çerçeveden Organik Tarım ve Kompost‘a ek)

Çevre sorunları ve sonuçları:

Çevre sorunlarımızın da, halkımızdaki çevre duyarlılığının da dün yeni başlamadığını, en az yarım yüzyıllık bir geçmişi olduğunu yaşı yetenler bilir.
Çocukluğumuzda, 60’lı, 70’li yılların hızlı sanayileşme ve hızlı şehirleşme döneminde, önce sanayi kaynaklı atıkların daha sonra ise giderek artan ölçüde kentsel-evsel atıkların yarattığı çevre sorunlarına tanık olmuştuk. Hatırladığım kadarıyla çevre açısından medyada yer bulan ilk felaket örneği İzmit körfeziydi ama İzmir körfezi de ondan aşağı kalır gibi değildi.
Çukurova ile Tarsus bölgelerinde ülkemizin en verimli tarım alanlarını ne yazık ki sanayi ve şehirleşme uğruna, -daha doğrusu rant ve riba uğruna- kurban edişimiz de, daha o yaşlardayken bile canımızı yakan en tipik nankörlük örneklerindendi.
Yaşadığımız kentte ise, İzmir körfezinin kırmızıya çalan kirli kahverengi tonu, körfeze dökülen Meles ve diğer derelerin yanından geçerken insanın burnunun direğini kıran kokular hafızamızda öyle bir yer etmiş ki, üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçti ama hala unutulmuyor. Çevre sorunlarının sağlık üzerindeki etkisi sanıldığı gibi öyle geçici olmuyor, kontaminasyon bir süre sonra giderilse bile, ölümle de sonuçlanabilen ya da hasar bırakan ciddi hastalıkların yanı sıra, insan davranışlarını veya tercihlerini etkileyen uzun süreli sosyo-psikolojik travmalara da neden olabiliyor. İnsanın habitatına karşı güven sorunu yaşaması hiç de hafife alınır bir durum değil. Çevrenize baktığınızda, böylesi etkilere dair birçok örnek görebilirsiniz. Nitekim son yıllarda halkımızda yükselen çevre duyarlılığı da, bizzat yaşanılan deneyimler veya tanık olunan bu tür canlı örnekler temelinde gelişiyor.
O günlerde ciddi altyapı sorunlarımız vardı; hızlı şehirleşme ve mali kaynak kıtlığı yüzünden belediyecilik hizmetlerinde ciddi aksamalar oluyordu. Halkın yaşamına o yıllarda yeni yeni girmekte olan çevre kirliliği, nasıl baş edeceğimizi pek bilemediğimizden olsa gerek adeta gözümüzde büyüyen ve bir bakıma “modern yaşamın icabı” imiş gibi algılanan, yıllar geçtikçe de ne yazık ki kanıksamaya başladığımız ve daha önce hiç tanık olunmayan bir sorundu ve belki de o yüzden o zamanlar, çevre sorunlarının çözümünü adeta imkansız derecede zor veya külfetli sanırdık. Hem, çevre kirliliğine gelene kadar başka dertlerimiz vardı, önce şehir suyu sorununu çözmeliydik.
Sağlık ve gıda sorunlarının henüz bugünkü kadar yaygın ve baskın olmadığı o yıllarda, büyükler arasında lezzet ekseninde geçen muhabbetlerde, piyasaya yeni yeni girmekte olan “suni” gübreli ürünlerin konu edildiğini ve yadırgandığını, kulak misafiri olduğumuz kadarıyla hatırlıyorum ama sağlık boyutuna dair farkındalık çok daha sonraları, çok daha yakın tarihlerde gelişti. O günlerde bir istisna olan suni gübre uygulamaları bugün malesef kural haline gelmiş durumda.
24 Ocak ve 12 Eylül sonrasında küresel neocon telkinlere teslim olduğumuz, ve bu nedenle altyapı projelerimize daha kolay borç/kredi bulabildiğimiz ve finansal kaynak sorununun nispeten aşıldığı 80’li yıllardan itibaren ise Özal’ın “kirleten öder” sözü, körfezi çevreleyen büyük kanal projesi ve neredeyse her ilçede kurulan arıtma tesisleri ile nihayet bugünkü hale geldik. Artık suyumuz da pek kesilmiyor, altyapı yatırımlarımızı da büyük ölçüde tamamladık ama lütfen bir sorun kendinize: memnun muyuz? Yoksul ama borçsuz ve onurlu millet nerede, ekonomik sorunlarla diz çöktürülen, deyim yerindeyse “borcuyla güdülen” millet nerede? Neredeyse yıllık GSMH miktarını zorlayan 500 milyar doları aşkın dış borcumuz, 2001 krizinden bu yana azalmıyor, aksine artıyor, öde öde bir türlü bitmiyor. Borç yiğidin kamçısı diye bilirdik ama meğer belasıymış, prangasıymış! Ta ortaçağlarda görülen tipik bir örneğe benzetirsek, hani borcundan dolayı derebeyine veya tefeciye köle olmuş, hem tefeciye sürekli faiz ödeyen hem de sürekli angaryaya koşulan ve ömrü billah borcu bir türlü bitmeyen; hani “borcumu kapatayım da özgürlüğümü elde edeyim” dese bile bir türlü fırsat bulamayan, hani “kendi köleliğini finanse etmek” gibi akıllara zarar bir duruma düşmüş olan zavallı örnekler vardır ya… Hayret, nedense insanın aklına böyle örnekler geliyor; sanki kölelik dönemi çook gerilerde kalmamış gibi… veya sanki dünyanın tepesine çöreklenmiş bir küresel tefeci varmış gibi… Yoksa var mı?
Özal’lı yıllardan bu yana ödediğimiz toplam faizi hesaplarsak, muhtemelen bir-iki trilyon doları bulmuştur; çok yazık! Hani “yetim hakkı” diyoruz ya, bu korkunç faizden öte bir sosyal felaket var mı? Kaldı ki, borcumuzu tamamen ödeyebilecek imkanlarımız varken, doğmamış kuşakların rızkını tefeciye rehnederek, peşkeş çekerek ve sanki mevcut borç birikimimiz hala yetmezmiş gibi bugün daha fazla yeni borç kaynakları arayarak yaşamaya hakkımız var mı? Borç bağımlısı olarak  “insan gibi” yaşama şansımız var mı?
Organik tarım işte bu sözünü ettiğimiz “ekonomik imkanlarımız” arasında en parlak seçeneklerimizden biri; bana göre ise apaçık “mecburiyetlerimizden” biri.
Ekonomimiz zil çalıyor, anladık, peki ya ekolojimiz?
Kentsel çevre sorunları artık gözümüze gözümüze batmasa da, belki bizleri eskisi kadar rahatsız etmese de, bence bugün bilanço çok daha ağır. Çünkü eskiden sadece kentlerimiz kirliydi; oysa bugün kentleri bir miktar temizlediysek de kırsal alan felaket durumda. Bunun başlıca nedeni ise özellikle son 40-50 yıldır gitgide daha da vahşice uygulanan malum kimyasalcı tarım yöntemleri. Bu felaket karşısında “bana ne” diyemezsiniz; “doyuyoruz ya, daha ne” diyemezsiniz! Dünyanın en bencil kentlisi dahi olsanız “gözden ırak, gönülden ırak” diyemezsiniz, çünkü zehirli kimyasallar “şişede durduğu gibi durmuyor”, kırsal alanları saran çevre felaketi toprakta kalmıyor, kentlere de yayılıyor, herşeyi zehirliyor, hem gıdamız ve sağlığımız, hem içtiğimiz su ve hatta soluduğumuz hava üzerinde belirleyici bir etmen oluyor.
Hah; sonuçta geldik dayandık mı gene bütünselci (tevhidi) yaklaşıma!!
Ülkenin bir ucundaki, hatta dünyanın bir ucundaki herhangi bir çevre sorunu illa ki sekiz milyar herkesi etkiliyor. Kaçamazsınız!
Ekoloji sorunlarına duyarsız kalma lüksümüz yok. Çünkü er ya da geç, illa ki bedeli ödenecek. Şöyle soralım: sizce bedeli kim ödemeli; siz mi, yoksa torunlarınız mı? Torunlarınıza miras olarak “çevre enkazı” mı bırakmak isterdiniz? Gelecek kuşaklar, doğası harap olmuş o “modern” dünyalarında ızdırap içinde yaşam sürmeye çalışırken, kimbilir ne tür dualar edeceklerdir arkanızdan… Tanık olmak istemezsiniz.
Öyle ya, tercih meselesi; bugün biz soruna umursamazca sırtımızı dönmeyi yeğlersek, sorun ortadan kalkmayacak ama gitgide büyüyecek ve gelecek nesillerin ödeyeceği fatura daha da artacak. Sizce böyle mi olsun? Yoksa her kuşak kendi hatalarının bedelini kendi mi ödesin? Bu daha adil olmaz mı? Faturanızı nasıl arzu ederdiniz? Sade mi, şekerli mi? Burada mı, öbür tarafta mı? Umursamalı mı, umursamamalı mı; yoksa hiç düşünmemeli mi? Rahatsız edici ve zor sorular, vesselam.

Tarım ve Besicilik ve Organik Duyarlılık

Çevre sorunları bugün öyle bir noktaya geldi ki, bence toplumun her kesimi sorunun ciddiyetini farketti. Bilgi ve bilinç düzeyinde topyekün bir farkındalık arzu ediyoruz elbette ama gene de, az veya çok, öyle ya da böyle herkes, ya aklıyla, ya vicdanıyla, ya kalbiyle, ya sezgisiyle bir şekilde tehlikenin farkında. Çevre duyarlılığında çok hızlı bir yükseliş görülüyor, çok şükür. “Modern” tarımda kullanılan kimyasal maddelerin zehirleyici etkilerini insanlarımız bir şekilde hissediyor. Her ne kadar sorunu “maddi ve somut” bir şekilde kanlı canlı bizzat karşısında dikilmiş halde göremese de, sonuçlarıyla, yediklerimizin tadı ya da tatsızlığı ile olsun, sağlıksız gıdaların yol açtığı ağır sağlık sorunları ile olsun, bizzat canıyla hissediyor. Zaten bu yüzden, kimyasal tarım uzatmaları oynuyor diyoruz ve çok yakın bir gelecekte kaçınılmaz olarak yüzdeyüz organik tarım dönemine giriyoruz, bence içiniz rahat olsun! Gezegenimizin üzerine çöken yüzyıllık kabus, bu karanlık dönem, bu şeytani fetret devri nihayet kapanıyor, müjdeler olsun!
Gönül ister ki, keşke bir an önce bu dönüşümü layıkıyla tamamlasak; zira geciktiğimiz her saniyenin bedelini gene sağlığımızla ödüyoruz. Sağlığımızla ödemekle kalmıyor, organik dönüşümde geciktiğimiz her saniye, sağlığımızı ve doğamızı mahveden bu canavarı ne yazık ki cebimizden beslemeye de devam ediyoruz.
O nedenle, lütfen biraz acele!
Bugünkü vaziyete bakarsak tüketiciler çaresiz. Zira kentlerdeki tüketiciye, market raflarına konulan ürünü sepete atmaktan başka çare bırakılmıyor. Peki, ya üreticilerin tercih marjı sizce ne kadar? Piyasa koşulları, toprağın hali, teşvik mevzuatı, girdi maliyetleri, kredi borçları, vs derken dört bir yandan kuşatılmış halde ve kendilerine dayatılan üretim yöntemlerine mecbur edilmiş bir halde değiller mi? Düşünelim; tüketiciler ve üreticiler elele vermezlerse, bu “küresel” ölçekteki ve “kamusal” boyuttaki sorunu aşabilirler mi?

Kamusal mı, Bireysel mi?

Evet, bireysel çabalar çok değerli; hatta itiraf edelim ki, kamunun, siyasetin, iş dünyasının teslim olduğu, üniversitelerin büyük ölçüde suskun kaldığı, medyada ise kamuoyunun sorunun özüne odaklanmasını engelleyecek tarzda ele alındığı bu muazzam sorun karşısında vicdanlarımızda filizlenen bireysel duyarlılıklar “yegane dayanağımız”; üstelik doğanın kırmızı alarm verdiği bu son dönemde bile malesef işin gerçeği bu, ama soralım: sadece bireysel gayretlerle nereye kadar?
Evet, bu sorun esas olarak tüketicilerin sorunu, tamam, ama nihayetinde üreticiler de birer tüketici değil mi? Sekiz milyar herkes, gıda tüketicisi değil mi?
Gerçi –sektörden bağımsız genel bir ilke olarak– diyebiliriz ki, ürettikleri herhangi bir ürünün bizatihi birer tüketicisi olmasalar bile madem ki ekmeklerini tüketiciler üzerinden kazanıyorlar, hangi sektörde olursa olsun tüm üreticiler kendi üretim süreçlerinde tüketicilerin hassasiyetlerini dikkate almak zorundadırlar. Çok net. Müşteri velinimet.
Hem üstelik, kendileri ve aileleri için uygun görmedikleri nitelikte bir gıda ürününü sırf para kazanmak uğruna üretip pazara sürmek nasıl bir şey? Bunun vebali ağır değil mi? Ne dünyada ne de öbür tarafta böylesi bir ihanetin hesabını vermek kolay mı?
Konuya ilişkin bir örnek olarak, bu sayfamızda, organik tarım ile omuz omuza durmak zorunda olan besicilik ve mandıracılık sektörlerinin tüketici karşısındaki konumuna bir bakalım.
Küçük ve orta ölçekte ve markasız üretim yapan kobiler veya aile işletmeleri tarzı küçük üreticiler bile ürün kalitesine dair tüketicilerin, perakendecilerin ve hatta zabıtaların sorgulamalarına muhatap olurlarken, özellikle büyük işletmeler, hele güvenilir bir marka yaratana kadar yıllarını vermiş, muazzam miktarda bir sermayeyi ortaya koymuş büyük üreticiler, günümüz tüketicisinin hassasiyetle üzerinde durduğu “organik” gıda, “doğal” gıda, “sağlıklı” gıda, “güvenilir” gıda, “hijyenik” gıda gibi kaygıları karşılamak ve halkla ilişkiler faaliyetlerinin merkezine koymak zorunda değil mi?
İşte bu bağlamda, sıfır atık kavramının küresel ölçekte bu denli yayıldığı ve ülkemizde de heyecanla kabul gördüğü bugün, Organik Tarım ve Kompost kitabının “Vermikompost” ve “Geleneksel Kompost” bölümlerinde işlediğimiz ve küçüklü-büyüklü tüm tarım işletmeleri için önerdiğimiz “atık değerlendirme ve kompostlama” faaliyetlerini, gene küçüklü-büyüklü tüm besicilik işletmeleri için de önererek konuya girelim.
Geçenlerde İzmir-Gaziemir’de düzenlenen Tarım Fuarı, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi gene “kimyasalcı” firmaların egemenliğinde geçti. Gördüğüm kadarıyla, organik tarım ile ilişkili firmalar arasında sadece bir-iki solucan gübresi üreticisinin ve bir kompost firmasının yanısıra, ürünlerinin organik olduğunu iddia eden ama toprağın mikrobiyolojisi ile ilgisiz birtakım destek ürünleri sunan yaklaşık yarım düzine firmayı; ve yanı sıra, çeşitli organik gıda ürünlerinin üreticisi olup esas olarak son tüketiciye hitap eden birkaç değerli kooperatifin standını hatırlıyorum. Bunda şaşılacak bir şey yok, zira organik tarım ülkemizde ne kadar gelişirse gelişsin tarım fuarları esas olarak kimyasalcı firmalara hitap eden ve fırsatlar sunan platformlar olmaya muhtemelen devam edecek. Organikçiler açısından ise iş akışı çok farklı, zira büyük ölçüde kendi kaynaklarına dayanan ve daha ziyade küçük ölçekte daha verimli yürüyen bir sistem söz konusu. Verim bahanesiyle birleştirilen tarlalar veya -adeta köle ticareti yıllarını çağrıştıran- büyük ölçekteki tarım plantasyonları ise esas olarak küresel tarım tekellerine ve kimyasalcılara hitap ediyor.
Belki de bunun bir istisnası, besicilik de yapan entegre tarım ve hayvancılık tesisleri. Büyük çiftlik olsun, küçük aile işletmesi olsun, organik besicilik faaliyetlerinde yüksek verim almakta sorun yok, çünkü ölçek sadece rakamları değiştiriyor, yöntemde pek farkettirmiyor. Üstelik ülkemizde kriz koşullarında patlayan işsizliğe çare olarak emek-yoğun çözümler geliştirmek zorunda olduğumuz bu günlerde, birkaç büyükbaş veya birkaç düzine küçükbaş ile organik besicilik yapan küçük aile işletmeleri yaygınlaştığı takdirde, hem milli gelire katkı yaparlar, hem tüketicinin kaliteli ve ucuz et ihtiyacı karşılanır, hem süt endüstrisine gereken uygun maliyetli hammadde sağlanır, hem de bu üretici aileler tefeciye yem olmaksızın, malını mülkünü satıp savmak ve kentlere göçmek zorunda kalmaksızın pekala geçinebilirler. Organik seçenekte kazan-kazan-kazan durumu söz konusu; herkes kazanıyor, tek kaybeden ise küresel tarım tekelleri ve yerel taşeronları oluyor.
Organik tarım kapsamında yürütülecek faaliyetler sayıldığında, içinde mutlaka organik besiciliğin de olduğu unutulmamalı. Gerçi Organik Tarım ve Kompost kitabında bu konudan da söz edilmişti ama yeterince vurgulandığını söyleyemem. Kitabın hacmini dar tutmaya gayret ederken ne yazık ki birtakım önemli konular zayıf kaldı ve kitabın en ciddi eksiklerinden biri de bence organik besicilik konusu.
Fuarda hayvancılık ile ilişkili çok sayıda firma yer almıştı; kimi genetik veya yem veya sağım veya ilaç veya çiftliklerde kullanılacak çeşitli makineler ile iştigal eden çok sayıda firmanın yanı sıra, süt ve süt ürünleri firmaları da vardı. Bunlardan biri, tarım temalı bir tv kanalında yayınlanan bir programdan bildiğim ve çok beğendiğim, çağdaş vizyonla ve kalite odaklı olarak kurulmuş bir kobi idi; bir diğeri, çok sayıda küçük üreticiyi bünyesine toplamış ve ulusal ölçekte markalaşmış olan ve -bence- örnek nitelikte ve çok başarılı bir kooperatifti; bir diğeri ise gene ulusal ölçekte ama tipik endüstriyel tarzda üretim yapan bir özel sektör firması olup, süt ürünlerinden ziyade kendi markasını taşıyan yem seçeneklerini ön plana çıkarmıştı. Markete girdiğinizde UHT süt paketleri arasında markasını gördüğünüz firmaların çoğu ise fuarda yer almamayı tercih etmişlerdi. Sektörün fuar ekranına yansıyan resmi özetle böyle.
Gönül ister ki, süt ve süt ürünlerinde faaliyet gösteren tüm firmalar doğru tercihi yapsınlar, “sadece organik gıda” desinler, organik ürün üretmeye karar versinler, ciroda veya pazar payı kapmada değil de “hayırda yarışsınlar”.
Ne var ki, organik dönüşüm öyle hokus pokus misali bir anda olacak şey değil elbette; zira konuya ilkesel bakan kimileri hemen karar verip erken davranacak, ilkesel değil de pragmatik davranan kimileri ise düşünecek taşınacak, ağırdan alacak, “önce piyasayı izleyelim” diyecek. Erkenden adım atanlar yol alacak, meslekdaşlarına örnek olacak, diğerleri ise onları izleyerek arkadan gelecek. Hayatın olağan akışı böyle.
Bu yazının amacı da zaten “organik gıda üretimini teşvik” mahiyetinde; ve aslında besicilik camiasına yönelik bir çağrı niteliğinde.
Organik tarım ile organik besiciliğin ayrılmaz bir ikili olduğu ve her ikisinin de tüketici sağlığı ve gıda güvenliği açısından en değerli, en sağlıklı seçenekleri sundukları gerçeğini; ve bu iki faaliyet alanının tüketici karşısında pazar payı kapmak uğruna birbirleriyle rekabet etmek bir yana, tam aksine, çok verimli bir sinerji ve dayanışma ilişkisi içinde aynı hedef kitleye hizmet ettiklerini bu vesileyle vurgulayalım. Yani organik besicilik yapan bir kişi veya kuruluşun aynı anda organik tarım da yapmasının pekala mümkün olmasının ötesinde, bu iki faaliyet arasında son derece verimli bir sinerjik ilişki olduğunu net bir cümleyle belirtelim.
Dahası, organik seçeneğe toplumsal ölçekte baktığımızda da gene en sağlıklı, en güvenli ve en ekonomik seçenek olması nedeniyle, kamu yönetimi ve siyaset açısından da en tercih edilesi seçenek olduğunu ve bu nedenle kamu otoritesinin de konuya ilgisiz veya tarafsız kalamayacağı gerçeğinin altını çizelim. Organik tarıma dönük siyasi programların içinde organik besicilik bence olmazsa olmaz. Organik tarımın bu en önemli bileşeninin gelecekte kamu yönetimince gözardı edilmeyeceğini umalım.
Bununla beraber, organiktoprak.org sayfasındaki çeşitli makalelerde doğaseverlere yönelen ve sık sık vurgulanan bir çağrı var.
Her ne kadar organik tarım konusunun “kamusal zeminde ele alınmadıkça” asla dünyanın derdine çare olamayacağını net bir dille ifade ediyor olsak da, diğer yandan da, çevre ve sağlık konularının insanlık açısından son derece acil bir hayat memat meselesi haline geldiğini, yani ne kamunun, ne iş dünyasının veya üniversitelerin keyfini beklemeye tahammülümüz olmadığını, ve durumdan vazife çıkaran bireylerin, kurumların, şirketlerin ellerinden gelen her ne ise bir an önce pratiğe dökmelerinin şart olduğunu da döne döne vurguluyoruz. Bu bir süreç; kısmen içiçe geçmiş farklı dinamikleri bünyesinde taşıyan, sarmal tarzda ilerleyen tipik bir toplumsal dönüşüm süreci. Bu çerçevede, siyaset zemininde kamudan beklentilerimiz ile doğaseverler olarak bireysel zeminde yapabileceklerimiz birbirinden farklı olsa da, asla birbiriyle çelişmiyor aksine birbirini destekliyor. Mesele hayat memat meselesi olunca, hani yaygın bir mecaz vardır ya,  yeri gelir belediyeye telefon ederiz, aracını gönderir sokağı süpürür,  yeri gelir evimizin önünü kendi imkanlarımızla kendimiz süpürürüz. Yani bireysel çözümler de örgütlü toplumsal çözümler de, bence hepsi makbul ve hiçbiri diğerlerini dışlayan türden alternatifler değil. Diyeceğim o ki, bu kutsal davada her ne yapabiliyorsanız ve her nasıl yapmak istiyorsanız, başımızın tacı. Döktüğünüz her bir damla emek için Evren size teşekkür eder, doğayı paylaştığımız milyarlarca organizma size teşekkür eder. “Az veren candan” derler ya; lütfen çekinmeyin, geri durmayın, elinizden her ne geliyorsa, lütfen siz de bir ucundan tutun.
Bu sayfada net bir mesaj vermeye çalışıyoruz: besicilik sektörünün genelinde zaten mevcut olan organik farkındalık ve bilinç düzeyine güvenerek, küçüklü-büyüklü tüm üreticilerimizi, özellikle de marka sahibi firmalarımızı net bir tercih yapmaya ve kamuoyu nezdinde organik gıda ekseninde kararlı bir duruş göstermeye çağırıyoruz. Küçük işletmelere de, büyük işletmelere de, ayırdetmeksizin aynı çağrıyı yapıyoruz. Ancak, marka sahibi firmaların bir adım öne çıkmalarını umuyor ve bekliyoruz. Besicilik ve mandıracılık sektörlerinde faaliyet gösteren ve birer marka haline gelmiş olan büyük firmalarımız ve büyük kooperatiflerimiz, eğer bu konuda öne çıkmaları ve diğer firmalara örnek olmaları halinde, hem organik tarıma destek vermiş, ve hem de böylece, karşılıklı sinerjik etkiyle organik besiciliğin de gelişmesine katkı sağlamış olurlar.
Aynı zamanda birer tüketici de olan üreticilerimizin, tüm içtenlikleriyle ve vicdan temelinde organik üretim safında kararlı ve tutarlı bir duruş göstermeleri en büyük dileğimizdir. Ancak öte yandan, reel ekonominin gerçekleri açısından konuya daha ziyade PaRa çerçevesinden bakan ve daha ziyade maddi motiflere duyarlılık gösteren üreticilerin de, hiçbiri ayırdedilmeksizin, organik üretim süreçlerine doğru yönlendirilip teşvik edilmesi önemli. Bu öncelikle doğaseverlere düşen bir görev, bir sorumluluk. Ülkemizin toplam gıda imalat kapasitesinin ne kadar yüksek bir oranı, organik dönüşüm adımlarını ne kadar erken atarsa, o kadar iyidir; bunun tartışması bile olmaz. Organik dönüşümü ister gönülden yapsınlar, ister tüketici talebiyle veya baskısıyla yapsınlar, hiç fark etmez; doğa kazançlı, dünya kazançlı, ülkemiz kazançlı, ormandaki sincap kazançlı, buğday başağı kazançlı; daha ne olsun.
Bu bağlamda organik gıda konusunda faaliyet gösteren üretici kurum ve firmalarımızın üretim, pazarlama ve halkla ilişkiler faaliyetlerinde, tüketici nezdinde edinecekleri olumlu izlenim ile kendi marka imajlarını yükselterek, satış, ciro, gelir, kar gibi ekonomik parametrelerde de güç kazanmaları, elbette bu toplumsal teşvik mekanizmasının bir parçası.
Diğer firmalarla rekabet ederken maliyeti düşürmek, satış kampanyalarıyla pazar paylarını veya kar oranını birkaç puan artırmak vs, tüm bunlar bir firmanın böbürleneceği çok da fark yaratan nitelikler olmasa gerek, çünkü bunlar zaten her kurum ve kuruluşun harcı olmalı. Oysa ki, sektörün geleceğini önceden görebilmek, toplumsal duyarlılıkları tespit edebilmek, tüketici tercihlerindeki değişimi görüp üretim süreçlerini ve yatırımlarını bu trendlere göre belirlemek ise bambaşka bir şey. “Akıllı” olmak ya da “profesyonel” olmak, herhalde böyle bir şey olsa gerek.
Öyleyse soralım, besicilik ve/veya süt ürünleri sektöründe faaliyet yürüten “akıllı” firma ne yapar?

Organik Gıda üretimi ve PR

Öncelikle, temel sorumluluğunun son tüketiciye karşı olduğu gerçeğinden yola çıkarak, tüketicinin taleplerini, isteklerini, kaygılarını dikkate alır; yani “organik gıda” noktasında net ve samimi bir duyarlılık gösterir. Firma imajına, marka imajına büyük önem verir. PR yani halkla ilişkiler faaliyetlerine, en az üretim süreçlerine verdiği kadar kadar büyük önem verir. İletişim ve internet çağında, günümüz piyasasında, PR eşittir PaRa gerçeğini bir an bile unutmaz.
Ama halkla ilişkiler faaliyetlerinde “her tür insan ilişkisinin samimiyete dayandığı” gerçeğini de unutmaz; ve böylesi “içi dışı bir” kurum ve kuruluşlar daha tutarlı olurlar, sadece paketlemede veya reklam veya satış kampanyalarında göstermelik resim vermek yerine, organik duyarlılığı her alanda gösterirler. Doğal ve organik süreçleri ihlal eden uygulamaların insan sağlığına zararlarının farkında olan tüketicinin kaygılarına saygı gösterirken, bunu zoraki bir şekilde değil içtenlikle yaparlar, ve inanın, samimiyet unsuru oldukça anlamlı bir fark yaratır; çünkü halkın sağlığının gerçekten önemsenip önemsenmediğini tüketici hisseder. Kalite karakterimdir diyen firma, kalite standartlarım onurumdur diyen firma kendini belli eder. Yani bir firmanın yasaların zoruyla mı, kar güdüsüyle mi davrandığı, fırsat bulduğunda yanlışa yönelme ihtimali, kısacası güvenilir olup olmadığı, özellikle ev hanımları tarafından gayet iyi hissedilir, anlaşılır.
İşte bu yüzden üretici firmalara organik dönüşüm adımlarını mutlaka atmalarını önerirken, tutarlı ve kararlı olmalarını da öneriyoruz.
Bu bağlamda, organik yem konusu özel bir önem taşıyor.
Ülkemizde, küçükbaş hadi gene bir ölçüde mera ağırlıklı olsa da, büyükbaş besiciliği ne yazık ki büyük ölçüde yem besiciliğine dayanıyor. Bir-iki inek besleyen meraya komşu bir köylü teyze bile, kışın yem vermek zorunda kalabiliyor. Öte yandan, içerdiği katkı maddeleri ne olursa olsun, yemin ana kaynağın tahıl olması nedeniyle “yem kalitesi eşittir tahıl kalitesi” denklemi geçerli. Ve ne yazık ki, tahıl üretiminin her ülkede büyük ölçekli endüstriyel üretim ile yapıldığı günümüz dünyasında yem konusundaki olumsuzlukların sadece kimyasal gübre ve ilaçtan ibaret olmadığını, tohumların da modifiye edildiğini, dünya insanlığının genetiğini hedef almış küresel şeytani odakların tahıl üretimine hakim olduğunu, özellikle de “buğday-mısır-soya” üçlüsünün modifiye edilmiş tohum üretimini elinde tuttuğunu ve tüm dünyaya dayattığını…. biz bu satırlardan ifade etsek de etmesek de, sır değil, çünkü küresel şeytanın ipliği pazara çıktı; artık ana akım medya kanallarının izleyicileri bile biliyor. Geçmiş olsun!
Tarlaya atılan GDO’lu tohumun, hasat edilen tahıla, ardından yem çuvalına, sonra da ineğin bedenine, ve nihayet et veya süt veya peynir veya yoğurt olarak soframıza kadar geldiğini…. biz burada söylesek de söylemesek de, tüketici gayet iyi biliyor.
Yani, neymiş?
Organik bilinç sahibi tüketici, sadece kendi sofrasına organik gıda talep etmekle yetinmiyor, ineğin veya tavuğun veya kuzunun da organik gıda ile beslenmesini bekliyor ve gözetiyor. Besicilere de soruyor: siz nasıl yem kullanıyorsunuz?
Diyebilirsiniz ki, “yahu, bu istedikleri çok zor, adeta imkansız bir şey, bu muazzam bir dönüşüm”;
biz de diyebiliriz ki, “evet, büyük bir dönüşüm ama hiç de imkansız değil, üstelik yarım yamalak olmaz, küresel ölçekte topyekün organik tarıma geçmeye mecburuz”.
Organik Tarım ve Kompost kitabını okumuş olanlar, neden mecbur olduğumuzu iyi bilirler.
Bu sayfalardan yaptığımız çağrı işte bu büyük dönüşümün ilk adımlarını atma çağrısıdır; zira bir yerden başlamak gerek ve atasözümüz der ki “başlamak bitirmenin yarısıdır”.
Şimdi bu “imkansız” denilenin nasıl başarılabileceğine; en azından bu yolda başarılı “ilk örneklere” nasıl ulaşılacağına ve bunun öyle kolay olup olmayacağına bakalım.
Ülkemizde her ne kadar tarım ve hayvancılık AB sürecinde siyaset ve mevzuat hazretleri ve de piyasa koşulları tarafından oldukça hırpalanmış olsa da, muazzam bir potansiyeli var, yani yeniden ve hızla ayağa kalkması mümkün.
Organik Tarım ve Kompost kitabında, özellikle Vermikompost bölümünde Cezmi hocanın bir tv programında verdiği yaklaşık rakamlara göre besiciliğin, et ve süt ürünleri haricinde en değerli yan ürünlerinden birinin “atık malzeme”, nam-ı diğer “tezek” olduğu anlatıldı. Miktar olarak elbette cinse veya bakıma göre değişiklik gösterse de, genel olarak süt verimiyle az çok orantılı bir atık elde edilebiliyor ve bu da organik tarımın başlıca girdisi olan organik gübrenin hammaddesi.
Yani “yerdeki altın” misali, asla gözardı edemeyeceğiniz bir değerden söz ediyoruz ve zaten bu yüzden organik besiciliği, organik tarımın ikiz kardeşi olarak değerlendiriyoruz.
Besi çiftliklerinin, hayvan atıklarını “kurtulmaları gereken” bir tür çöp gibi görmek yerine, örneğin üstüne para verip biyogaz tesislerine göndermek yerine, kompostlama amacıyla değerlendirmeleri mümkün. Ha, bu arada belirtmiş olalım ki, doğaseverlerin bakış açısından organik atıkları biyogaz tesisine göndermek kötü bir şey olmadığı gibi, kömür santrallarında elektrik elde etmekten çok daha iyidir, hiç değilse kömür yakmak kadar karbon pozitif bir işlem değildir. Ama organik tarım hala yüzde-bir’ler seviyelerinde sürünürken, toprağımızın çok büyük kısmı kalite itibariyle ne yazık ki organik tarıma hiç de uygun değilken, bugünkü önceliğimiz biyogaz tesislerinde bir gıdım daha fazla enerji üretmekten ziyade, bana göre, daha fazla organik gübre üretmek ve olabildiğince çok tarlayı yeniden organik tarıma kazandırmak olmalı. Enerjiyi önceleyenler için ise Organik Tarım ve BioChar kitabına bir göz atmalarını önermiş olalım!
Büyük işletmeler açısından sorun yok; kendi kompost tesislerini kolaylıkla kurabilirler, organik çöp‘lerini paraya tahvil edebilirler ve böylece bilançolarına dişe dokunur miktarda ek bir gelir kalemi daha eklerler. Sadece o da değil; yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi, atıkları organik gübreye dönüştürmeleri sayesinde bu firmalar kamuoyu nezdinde tutarlı bir organik gıda firması imajı da edinirler ve tüketicinin güvenini de kazanmış olurlar. Tüketici güveni ile PaRa ilişkisini ise gayet iyi bilirler.

Organik Yem ve Organik Gıda

Ama bu kadarla kalmamalı elbette; zira çıktılar kadar girdiler de önemli; ve tüketici “organik yem” konusunu illa ki merak eder ve sorar.
Bu noktada akla gelen çözüm, tarıma ilk ilgi duyduğum dönemde KöyTv ekranlarında zaman zaman izlediğim -sanırım Torbalı yöresinde- besicilik yapan ama, yanı sıra, hayvanları için silaj yem bitkisi de üreten, kendi arazisi yetmeyince mecburen arazi kiralayarak daha da çok üreten, üretmekle kalmayıp acil yem isteyenlerin de yardımına koşan ve silaj çuvallarını ta doğu sınırlarımızdaki üreticilere kadar gönderen, ama “hep benden istemeyin, siz de benim gibi yapın, kendiniz de üretin” diyen Sait beyin çözümü.
Değerli üreticimiz Sait hoca’mız, muhtemelen kendi deneyimine dayanarak, aklıyla, vicdanıyla, hakseverliğiyle güzel bir inisiyatif geliştirmek suretiyle tüm organik besicilik sektörüne önderlik etmiş oluyor. Tohum konusundaki hassasiyeti asla elden bırakmadan, geniş arazilerde arpadan baklagillere, bezelyeden tritikaleye değin neredeyse her çeşit tahılı karışık ekiyor ve karışık hasat ediyor; çünkü zaten hayvanlarına da karışık veriyor. Bundan daha güzel organik yem olur mu? Bu yöntemi önerirken “ne hastalık kalır ne bir şey, hayvanlar mutlu olur, hayvanlar size dua eder” diyor ve şakaya vurarak “olsa olsa veterinerlerin bundan belki memnun olmayabileğini” de ekliyor.
Şimdi, Sait beyin önerdiği karışık silaj bitkisi üretimini, çağdaş organik tarımın hem bilimi, hem de ideolojisi olarak nitelediğim soil-food-web öğretisine uygun olarak ve Rodale Enstitüsü gibi organik tarımda modern ve etkili yöntemler üzerine sürekli kafa yoran ve uygulamalı ar-ge yapan kuruluşların önerilerini de dikkate alarak kendi arazinizde bizzat uyguladığınızı düşünelim. Üstüne üstlük bir de, kendi kompostlama tesisisinizde elde ettiğiniz sıcak kompost veya solucan gübresi gibi organik gübre çeşitleri ile yem üretimini desteklediğinizi düşünelim. Bu sayede elde edilebilecek verim farkı da, yaratacağı ek geliri de cabası. Nasıl?

Entegre Organik Çiftlik

Zaten halihazırda organik besicilik ve mandıracılık yapan bir kişi veya kuruluş, temel girdisi olan organik yemi de bizzat yürüttüğü organik tarım faaliyetleri ile elde ederse; adeta kapalı devre diyebileceğimiz, bir yanıyla organik besicilik, bir yanıyla organik tarım, bir yanıyla da organik gıda üretimi yapan adeta “kemiksiz organik” diyebileceğimiz bir entegre tesis modeli ortaya çıkar. Ülkemizin diğer besicilerine ve hatta dünyaya örnek bir model olur. Böylesi entegre organik çiftlik formatında bir yapılanmanın, tüketici gözünde edinebileceği konumu bir düşünün. Peynir paketinin üzerinde organik gıda ibaresi isterse yazmasın, isterse organik sertifikası falan da olmasın, halk deyimiyle “kaç yazar?” Aslolan bizatihi tüketici güveni değil mi? O paketin içindekinin yüzdeyüz organik nitelikte olduğuna dair belgenin altına, seksen milyon imza atmaz mı?
Üretimin girdisi organik, temel üretim süreçleri organik, üretimin çıktısı organik, geri dönüşüm süreçleri organik, yani baştan sona üretimin her aşamasında organik tarım ve organik besicilik noktasındaki duyarlılığını kamuoyu önünde kanıtlamış bir firma, tüketicinin baş tacı olmaz mı?
Pazar payınızı artırmak için PR yapacaksanız, bence böyle yapın!
Büyük firmaların bu tarz entegre organik üretim tesisi tasarımını örgütleyip hayata geçirmesi kolaydır ve küçük firmalara göre nispeten daha karlıdır; yani hiçbir engel yok. Tek risk belki böylesi “cüretkar” örneklerin kamuoyunda organik bilinci daha da uyaracağını ve çekingen üreticileri cesaretlendireceğini bilen küresel güçlerin kaşlarını çatmaları olsa gerek. Finans açısından kimseye gebe olmayan, kendi özkaynaklarına dayanan bir firmanın böylesi çekinceleri de olmaz zaten. Hem, güçlü ve kararlı bir kamuoyu desteğinden daha sağlam bir güvence olabilir mi? Unutmayalım ki, el pueblo unido, jamas sera vencido!
Ama küçük üreticiler açısından bakarsak durum biraz daha meşakkatli olabilir. Atıl zamanı bol emekliler bile kompost yapmaya erinirken, zaten emek-yoğun bir faaliyet içinde bunalmış olan yorgun argın köylü kardeşimiz “ya şimdi bir de kompostla mı uğraşacağız” diyebilir ve bireysel çözümlerden ziyade köy bazında veya birkaç köyü kapsayan toplu çözümler, kooperatif türü yapılanmalar sayesinde işler biraz daha kolaylaşabilir.
Örneğin, üreticiden zaten düzenli olarak günlük süt toplayan bir kooperatif veya yerel bir süt firması, benzer bir süreç ile köylüden organik atıkları da toplayabilir ve kompostlama birimlerinde değerlendirip organik gübreye dönüştürebilir. Bu iş mutlaka yapılmalıdır. Hem de bir an önce kararlı bir şekilde adımlar atılmalı, daha fazla zaman yitirilmemelidir. Sadece organik tarımın hatırı için bile olsa mutlaka yapılmalıdır çünkü söz konusu olan, sonuçta insanımızın sağlığıdır. Atıkları kompostlama işi, besicilik sektörüne hem mevzuat ile “dayatılmalı” hem de maddi-manevi her şekilde “teşvik” de edilmelidir. Organik tarımın organik gübreye ne denli ihtiyacı olduğu ve tüketicinin de organik tarıma ne denli ihtiyacı olduğu malum.
Ama sadece tarım değil, bu şekilde üretilen organik gübreyle yapılacak organik yem üretimi sayesinde, organik besicilik de mümkün hale gelir, böylece organik et, organik süt ve süt ürünleri piyasada yerini alır; böylece tüketicinin sağlığına çok değerli bir hediye olur. Kazan-kazan-kazan-kazan… herkes kazanırken, kazanmayan sadece mevcut küresel sistemin efendileri ve yerel işbirlikçileri olur.
Onlar ise zaten her yerde kaybetmeye mahkum. Çünkü bu kötücül güçlerin icadı olan kötü tarım uygulamalarının neden olduğu çevre felaketleri sadece bize özgü değil elbette. Tüm dünyanın canı yanıyor.
Besicilik sektörüne dair ilginç olduğu kadar ibretlik de olan bir başka örneğe, Elaine Ingham hocanın soilfoodweb.com sitesinde, Avustralya’lı besicilerin maddi olarak da belini büken ciddi bir çevre sorununun nasıl çözüldüğüne ve nasıl fırsata çevirildiğine dair yaşanmış bir başarı öyküsünde rastladım:
From Bankrupt Dairy Farm to Profit: How Compost Saved a Dairy Farm 200K Per Year.
Görüyorsunuz, formül belli: organik gübre sayesinde toprağı iyileştirmekle ve organik toprağı ihya etmekle başlıyoruz; ve ardından organik tarım, organik besicilik, organik gıda üretimi coşuyor.
Organik dönüşüm dünyanın her ülkesinde hızla yayılıyor, yaygınlaşıyor. Bu süreçte organik tarım ve organik besicilik elele, sağlığımızın hizmetinde, doğanın ve çevrenin hizmetinde.
Bu karanlık dönemin yırtılması yakındır.
Biraz geciktik ama olsun, bizim de sıramız geliyor!

Paylaşın: