OrTar-ge

Organik Tarım Araştırma Geliştirme Eğitim Uygulama

İster istemez insanın aklına geliyor tabii, “durup dururken” nereden icabetti bu web sitesi ve içeriğinde yer alan bu iki kitap?
Örneğin, sadece bir yıl önce eğer birisi gelip de “seneye bu zamanlarda şöyle bir web sitesi kuracaksın” deseydi, muhtemelen dalga geçtiğini düşünür, “yahu, git işine” diyerek ciddiye bile almazdım.


Ama hayatın dinamikleri hiç beklenmeyen sonuçlar üretebiliyor. Daha iki yıl öncesine dek hiç toprağa dokunmamış biri, emekli olunca, yazlığın bahçesinde “tarımcılık oynamaya” heves ediyor ve ilk yıl kulaktan dolma yalan yanlış bilgilerle bir seçenekten diğerine savrularak başarısızlığı ve hayal kırıklığını tattıktan sonra, ikinci yıl inat edip daha yakından araştırmaya karar veriyor. Web siteleri, pdf dosyalar ve youtube videolarından oluşan kaynaklar üzerinde yoğun bir çalışma sonunda kafasına yatan önerileri denemeye karar veriyor.
Aslında başlangıçta her şey bir hevesten ve denemeden ibaret iken, sadece “yaşadığımız deneyimi ve başarısızlığı kaleme alıp bir blogda paylaşma” isteğiyle sınırlı iken, daha sonra -literatürdeki eksikliği de görünce- bu süreçte edinilen birkaç tutam bilgiyi de -olduğu kadarıyla- paylaşma arzusuna dönüşüyor, ve üzerine bir de çevre duyarlılığı ve yurtseverlik gibi, hakseverlik gibi siyasi nitelikte duyarlılıklar da eklenince, 2019 haziranının son günü ani bir kararla bilgisayarın başına oturup, yaklaşık altı ayda iki kitap üretmek ile sonuçlanan bir serüven ortaya çıkıyor. Fena mı oldu? Bence iyi oldu.
Bu arada hiç değilse, yazlıkta küçük bir kapta başlayan solucan gübresi deneyimi, yaklaşık iki yıl sonra neredeyse profesyonel tarzda üretim fikrini değerlendirme noktasına değin vardı. Yaş ve sağlık açısından baktığımda doğrusu cesaret isteyen çok zor bir karar, ama uygun bir mekan ve/veya doğru bir iş ortağı bulduğum anda tereddüt edeceğimi sanmıyorum. Hareket, bereket.
Öğrenmenin sonu yok. İnsanda öğrendiğini paylaşma eğilimi de olduktan sonra, Or-Tar, yani Organik Tarım Dizisi, bence iki kitapla kalmaz gibi geliyor, arkası gelir. Şimdiden öyle bir kaynak birikimi oluştu ki, sadece çeviri ile yetinsem bile en az yarım düzine kitap çıkar. Özgün metin yazımını da katarsak, hani şu kapak resimlerini gördüğünüz sekiz kitabın yayınlanması bence çok zaman almaz; tek sorun şu ki, tembelliğe oldukça meyilli ve adeta bir koala karakterine sahip olan yazar açısından herhangi bir işe vade biçmek imkansız. (Keşke bu arada “okullu” birileri çıkıp literatürdeki eksiği giderse de, tembelliğime bir mazeretim olsa:)
Oysa Organik Tarım, bir koalanın keyfine kalacak bir konu değil. Organik Tarım bir vicdan meselesi olmanın ötesinde, bir milli mesele, dahası bir insanlık meselesi.
Organik Tarım ancak ve ancak kamunun öncülüğünde bir toplumsal hareket haline gelirse başarılı olur, derdimize deva olur. İşin içinde tüm toplumsal kesimler yer almalı, en başta illa ki devlet, siyaset, bürokrasi, medya katılmalı; tarım alanında faaliyet gösteren özel sektör ve kamu şirketleri de katılmalı; ve illa ki sivil toplum, yani ekonominin temel unsurları olan üreticiler de tüketiciler de ana sürükleyici güç olarak işin merkezinde olmalı; evet, bunların hepsi tamam da, yetmiyor, yetmez; en önemli konu olan “bilgi altyapısı” noktasında arzu edilen başarı olmadan olmaz; yani üniversiteler de, hatta çeşitli kurum ve kuruluşların bünyesinde yer alan ar-ge kuruluşları da, işin içinde olmazsa olmaz. Çünkü ar-ge ha deyince olmuyor, zaman ve emek istiyor, herkesin harcı değil. Ar-ge bir irade meselesi olmaktan önce, uzmanlık, birikim, formasyon meselesi.
Organik tarım her ne kadar vicdanımıza ve hak duygumuza seslenen çok güçlü bir ideal olsa da, temelinde bilgi olmadığı sürece tatlı bir hurafeden ibaret bir kavram olarak kalmaya mahkum olur, maddi ve somut bir ürüne dönüşemez. Bu nedenle organik tarım bağlamında ar-ge faaliyetleri, son derece önemli bir konu.

ARAŞTIRMA-GELİŞTİRME

Ar-ge işi, sivil toplumun işi değil, ya innovasyon odaklı yapılandırılmış özel şirketlerin veya kamusal kuruluşların ya da üniversitelerin bünyesinde yer alan laboratuvarların, yani araştırma kurumlarının işi. Ama bütün dünyada çevre konularında adeta bir seferberlik başlamışken ne yazık ki ülkemizde organik tarım konusunda ar-ge yapan kuruluşları bugün mumla aramaya hala devam ediyoruz.
Bilgi toplumu ve bilgi çağını yakalama konusunda Tınaz Titiz vaktiyle çok uğraştı ama başaramadı. Gerçi “bugün hala bilimsel altyapımız yok” diyemesek de, işin gerçeği, ar-ge kapasitemiz ne yazık ki hala çok zayıf.
Oyunu ve eğlenceyi çok seven bir Akdenizli karakteri ile mütevekkil bir Ortadoğulu karakteri üstüste gelmiş, duble-koala tarifesiyle çöreklenmiş ruhumuza. “İşi bilecen işe gitmeyecen” gibi veya ilim dışı “kadercilik” anlayışları gibi, veya başarı sahiplerini “paçalarından çekmek” gibi kemikleşmiş birtakım yapısal kültürel kodların etkisi de cabası.
Ekmek derdi baskın çıktığında ise, bu olumsuz karakterimizi bir derece daha kolay kırabilsek de, ve çalışkan bir millet olduğumuza dair vecizeler her ne kadar moral verse de, ve bir ölçüde yardımcı olsa da, ruhumuzdaki ataleti kırmak öyle kolay değil.
Kıraathane adını verdiğimiz okuma odaları var tarihimizde, ama bugün oyunhane, okeyhane, kağıthane, tavlahane, gıybethane yapmışız.
20 yy sonunda bir fırsat yakalamışız, bilgi çağını yakalayacağız diye kendimizi kandırarak zıplamışız çöküp kaldığımız köşeden, her eve bilgisayarlar alınmış, internet kafeleri açılmış her sokakta, ama boşuna; ya chat yaparız ya da bilgisayar oyunları oynarız. Bayılıyoruz oyuna; ruhumuz şen!
Akademik faaliyetlere ayırdığımız, dişe dokunur miktarlardaki bütçelerin de akibeti aynı, çoğu “yurtdışında tatil” rantına kurban gitmiş. Oysa üniversite demek araştırma demek. Üniversite deyince bütün dünyada genel olarak ar-ge yapan ve toplum için “bilgi üreten kuruluş” anlaşılırken; bizde ise daha ziyade “diploma üreten kurum” anlaşılıyor.
Bu artık değişmeli. Adında ve tabelasında “üniversite” terimini kullanmaya devam etmek isteyen ve bu yoksul milletin vergileriyle desteklenen tüm kuruluşlarımız kendilerine bir an önce çekidüzen vermeli ve tüm eğitim faaliyetlerini çağdaş standartlarda bilimsel araştırma yapabilecek formatta yeniden yapılandırmalı. Çünkü artık ciddiyetle bilimsel araştırmalara yönelmek zorunda olduğumuzu görüyoruz; çünkü ar-ge çalışmalarının artık ekmeğimizi birebir belirler hale geldiği aşikar. Bu nedenle, bilimsel araştırmalar alanını bir an önce liyakat zemininde yeniden yapılandırmak ve böylece yaşam kalitemizi ve gelirimizi etkileyen somut sonuçlar almak istiyoruz.
Peki ya “muassır medeniyet seviyesinde” ar-ge çalışmalarını bugün itibariyle layıkıyla beceremiyorsak, ne yapacağız?
O zaman mecburen biraz toz yutacağız, biraz iz süreceğiz, başkalarını izleyeceğiz, özgün ar-ge çalışmaları yerine başkalarının ar-ge çalışmalarından yararlanarak bir anlamda “ar-ge’nin ar-ge’sini” yapacağız, ya da “ikinci el” bilginin kullanıcısı olacağız,  literatürde yer alan bilimsel çalışmaları araştırarak ve anlamaya çalışarak işe başlayacağız. Bir konuda değil elbette her konuda ar-ge, ama en yaşamsal araştırma-geliştirme alanlarının başında ise elbette ve de kesinlikle tarım geliyor. Tarım dediysek de, elbette organik tarım; başka türlüsünü düşünmeyin bile.
Ülkemizde organik tarıma dair yayınlanan makalelerin nicelik ve niteliği de gösteriyor ki, akademik camiamızda ne yazık ki arzu edilen seviyede bir ar-ge çalışması için ne yeterli altyapı var, ne de üstyapı; yani ne yeterli donanım var, ne de motivasyon veya niyet veya heves. Kimse kusura bakmasın ama bir avuç doğaseverle, ancak bir yere kadar. Oysa, toplumun geneline yayılan kitlesel bir uyanış, bir bilinçlenme, bir talep olmalı ki, sonunda “evet, başardık” diyebilelim.
Eski günlerde bolca kullandığımız “bilinçlendirme” terimi de burada pek çalışmıyor. Doğaseverler ellerinden geleni yapıyorlar, yıllardır öğrenip uyguluyor, anlatıyor, paylaşıyor ve örnek oluyorlar, hatta çağrı yapıyor ve herkesi teşvik ediyorlar, ama bu çağrıların toplumda yankılanması bambaşka bir hikaye. Çünkü işin bilinçlenme kısmı, son tahlilde kişinin kendine kalmış bir şey. Hiç kimse için dışarıdan bilinç aşılanması falan, asla mümkün değil. Yıllarca çevreci çağrılara kulak tıkamış olan yazar, buna en yakın örnek.
İnsanın içinde varsa eğer, çağrı bir gün hedefini bulur, ama yoksa, ya “neylesin Mahmut”, ya da “herkesin bir eşref saati var” diyelim. İşte bu nedenle -toplumsal psikolojinin tatsız gerçekleri bağlamında- organik tarım konusundaki çağrıların toplumda yankı bulması için bireysel veya dar grupsal çabalardan ziyade, kamunun devreye girmesi çok, çok, çok önemli.

ORGANİK TARIM AR-GE

Organik Tarım demek, ekmeğimiz, gıdamız, sağlığımız demek;
Organik Tarım, ekoloji demek, temiz bir çevre demek, iklimin daha fazla bozulmaması, toprağın, havanın, su kaynaklarının korunması demek;
Organik Tarım, ekonomi demek, gelirimizin artması, gelir dağılımın düzelmesi, cari açığın ve dış borcun giderek kapanması demek, sürekli ve güvenilir bir milli gelir kalemi demek;
Organik Tarım, namerde muhtaç olmamak, nimete şükretmek, nankörlük etmemek demek;
Organik Tarım, gelecek kuşakların özgürlüğü demek, milli bağımsızlığımız demek;
Organik Tarım, en stratejik, en jeopolitik, en askeri, en sivil, en derin güvenlik unsuru demek.
Organik tarıma tüm dikkatimizle, beden ve kafa emeğimizle, göz nurumuzla odaklanmalı ve Organik Tarım Seferberliği ile hayata geçirebileceğimiz topyekun bir milli kalkınma hamlesiyle, milli varoluş ve çağdaşlaşma hamlelerimizi desteklemeliyiz.
Küresel şeytani odakların 2. dünya savaşının ardından, sanki iyi bir şeymiş gibi dünya çapında dayattıkları ve adına “yeşil devrim” dedikleri “endüstriyel modern tarım” ve sebep olduğu doğa ve çevre katliamında artık sona geliyoruz. Geçmiş olsun.
Birkaç yüzyıl önce makine sanayi ve hidrokarbon enerji kaynaklarıyla başladık doğayı mahvetmeye, sonra kimya girdi devreye, ve nihayet bugün, kime ve nasıl hizmet ettiği belli olmayan genetik mühendislikleriyle haddimizi iyice aştık. Yaradan’ın sunduğu rızkı elimizin tersiyle iterek şeytanın boncuklarına tav olduk. Büyük nankörlük ettik. “Sınai yola sapma” terimiyle tanımlanan bu büyük günahın, illa ki bir bedeli olacak.
Bu “sinai yol”un en ciddi etkisini insan sağlığı üzerinde yaptığı tahribat ile hissetmiş olsak da, bizlerden çok daha fazla etkilenen ve bir kısmı bu süreçte ne yazık ki yok olan canlı türleri de oldu. Doğayı paylaştığımız tüm bitki ve hayvan türleri, insanın ne denli zalim bir canlı olduğunu gözleriyle görmenin yanı sıra, bizzat canlarıyla da gördü. Farkındaysanız daha bu taraftayken bile bu zulmün hesabını vermeye başladık ama ya kalanı? Hesabın kalan kısmını da öbür tarafta vermek durumundayız; kolay mı?
Maddenin hani şu dört hali var ya, modern tarım yüzünden malesef dördüyle de sıkıntımız var.
Önce toprağı kirlettik.
Paragöz endüstrinin icadı kimyasal gübrelerle başladık, sonra zehirli tarım ilaçlarıyla devam ettik ve “modern tarım” uygulamalarıyla toprağın bağrındaki mikrobiyolojik yaşamı yıldan yıla mahvettik, ve aferin bize ki, bugün 2020 itibariyle organik toprağı büyük ölçüde yok ettik. Toprak artık “kara toprak” olmaktan çıktı! Peki ne oldu derseniz, herhalde “modern toprak” falan olmuştur; kutlu olsun!
Ama orada durmadık, doğal tohumları da yok ettik, ve bugün gıdalarımız büyük ölçüde genetik endüstrisinin ürünü frankeştayn tohumların ürünleri. Şeytan ne de güzel kandırmış hepimizi!
Toprakta biriken zehir orada durmuyor, yağmurlarla birlikte hem toprağın derinliklerine akıp yeraltı sularına karışıp kuyu sularına varasıya her şeyi zehirliyor, hem de derelere karışıp göllerde ve denizlerde birikiyor, balıkların bedenlerine varasıya her şeye işleyip nihayet sofralarımıza geliyor. Tarlaya atılan her maddenin son durağı genelikle bedenlerimiz oluyor.
Kimyasallar yüzünden, kullanılabilir su kaynakları da gitgide azalıyor. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı yeterli temiz su kaynaklarından mahrum yaşıyor ve bunun en önemli nedeni ise, güya açlığa çözüm olarak dayatılan “modern tarım”.
Tarımın neden olduğu ekolojik sorunlar havayı da zehirliyor. Hidrokarbon enerji kaynaklarının evsel ve endüstriyel alanlarda tüketilmesinin yanısıra, tarımda kompost yerine kimyasal gübrelerin kullanılmasının da sera gazları üzerinde ağır sonuçları oluyor.
Toprak, su, hava derken, güneşi bile düşman ettik kendimize. Küresel ısınmanın yarattığı iklim felaketi karşısında bugün kara kara düşünüyoruz.
Görüyorsunuz, maddenin dört haliyle de başımız dertte!

Çözüm: ORGANİK TARIM

Acil görev: ORGANİK TARIM ARAŞTIRMA-GELİŞTİRME

Bu karanlık tablo karşısında dahi asla ümitsiz olmadığımız gibi, çaresiz bir durumda da değiliz. Son 20-30 yılda insanlığın geleceğini tehdit eden bu batı kaynaklı şeytani soruna karşı gene batıdan yükselen alternatif fikirler ve hareketler de var. Bunlar öyle afaki iddialar, ütopik düşünce dalgaları veya kuru sıkı sloganlar falan değil, bilimsel temellere dayanan, çağdaş (ama doğaya saygılı çağdaş, etik değerlere saygılı çağdaş) organik tarım yöntemleri.
Kimyasalcı lobinin ta Özal zamanından bu yana adeta “kral” olduğu ülkemizde ise bizler ne yazık ki, hala biraz uzak ve yabancı duruyoruz organik seçeneğe; çünkü şiddetli bir PR kampanyası sürdürülüyor; çünkü kimyasalcı küresel tarım tekellerinin sahip olduğu muazzam sermaye gücünün ördüğü girift menfaat ilişkilerine dayanan çok güçlü bir yerel lobi var; çünkü medyada, siyasette, bürokraside, iş dünyasında, sivil toplumda, akademi çevrelerinde etkili bir takım güç odakları var; ve bunlar güçlü ve güvenilir ve somut bir organik seçeneğin oluşmasını asla istemiyor ve her fırsatta köstek oluyorlar.
Organik seçeneğin önü kapatılıyor, engelleniyor ve bir türlü gelişemiyor. Sanki “olmayana ergi” yöntemi uygulanıyor. Yani organik tarım sektörüne lafta sıcak bakılıyor gibi duruyorsa da, somut destekler çok çok yetersiz ve köstekler çok fazla. Kamuoyu üzerinde uygulanan karartma ve bilgi kirliliğinin yanı sıra, kimyasalcı sektörün menfaatleri için hem üreticilerin hem de tüketicilerin üzerinde açık veya subliminal mesajlarla etkiler üreten kampanyaların ardından “bakın, biz elimizden geleni yapıyoruz ama kamuoyu istemiyor” noktasına getiriliyor ve organik seçeneğin karikatürü niteliğindeki birtakım sonuçlara razı olmamız isteniyor.

Organik dönüşümden dönüş yok!

Ama boşuna; emin olun ki mevcut durumu daha fazla sürdüremezler ve artık organik tarımın önünde duramazlar; belki sadece biraz zaman kazanırlar, ki onların kazandıkları zaman, malesef bedelini bizzat sağlığımızla ödediğimiz, yani aslında bizim ömrümüzden kaybettiğimiz zamandır. İşte bu yüzden, “telaşa kapılarak yanlış adım atmayalım ama gecikmeyelim de; ve halen birçok ülkede başlamış olan organik tarım seferberliğini biz de ülkemizde bir an önce hayata geçirmeye başlayalım ve somut adımlar atmaya başlayalım” diyoruz.
Küresel tarım tekellerinin kimyasalcı ihanetine karşı batı ülkelerinde gelişen uyanış, farkındalık, aydınlanma ve direniş hareketini ne medya, ne siyaset, ne de akademi dünyası falan geliştirmedi; vicdanlı aydınlar başlattı, sorumluluk duygusuna sahip vicdanlı bireyler geliştirip örgütledi, duyarlı sivil toplum önayak oldu. Bu toplumsal uyanış halen, bünyesinde haksever aydınları ve vicdanlı bilim insanlarını barındıran ve ağırlıklı olarak beyaz yakalılardan, gençlerden ve emeklilerden oluşan, kamuoyunun duyarlı bir kesimi tarafından temsil ediliyor.
Ülkemizde de son derece benzer bir durum söz konusu; organik aydınlanmanın temelinde kırsal kökenli üreticilerden ziyade duyarlı kentsel tüketicilerin olduğunu görüyoruz. Gerçi, kökeni her ne olursa olsun, nihayetinde bu bir toplumsal-kültürel hareket; yani her kesimden birileri daha önce uyanacak, daha erken davranacak, önden gidecek, diğerleri de sırayla arkadan gelecek; her uyanan özne, yanındakinin de uyanmasına vesile olacak. Nitekim bu satırların yazarı da -malesef- biraz geç uyananlardan.

AR-GE ve Know-How

Toplumsal uyanış ne hızla giderse gitsin, apayrı bir kulvarda ele almamız gereken en önemli konunun ve asla ihmal etmememiz gereken ve bir an önce başarmamız gereken asıl meselenin ise organik tarım konusundaki bilgi birikimi olduğunu ve bunun son derece kritik ve can alıcı önemde olduğunu ne kadar vurgulasak azdır. Yeterince know-how olmazsa, işte o zaman gerçekten de aciz ve çaresiz kalırız.
Endüstriyel tarımın reddiyesi olan organik tarım aslında “geleneksel tarımın çağdaş ve bilimsel bir türevi” olarak akademik düzlemde de yepyeni bir konu olduğu için, farklı bitki türlerini, farklı toprak türlerini, farklı iklim koşullarını, farklı kompost uygulamalarını kapsayan engin bir deneyim ve bilgi birikimine ihtiyacımız olduğunu peşinen kabul etmeliyiz. Toplumun en doğal beklentisi olarak hiç kuşkusuz üniversitelerden ve ar-ge kuruluşlarından beklediğimiz, ama bir-iki güzel örnek haricinde ne yazık ki yeterli düzeyde göremediğimiz bu bilgilenme ve deneyim edinme sürecinde, ne yazık ki iş başa düşüyor. Organik tarıma ilişkin konularda bilgi birikimi açısından, ne kamunun devreye girmesini ne de akademi camiasının keyfini beklemeye tahammülümüz yok. Bu durumda görev duyarlı vatandaşlara ve doğaseverlere düşüyor. Her bir çiftçi, her bir bahçe sahibi, olağan günlük faaliyetlerinin yanı sıra organik tarıma dair yurtiçi ve yurtdışı yayınları takip etmeli, öğrenmeye açık olmalı, kendi imkanları ölçüsünde deneyler, testler yürütmeli, elinden geldiğince bilgi ve deneyim kazanmalı ve elbette bunları paylaşmalı.
Ecevit’in de sık sık dile getirdiği gibi, bilgi ve sevgi gibi olumlu şeylerin “paylaşıldıkça büyüdüğü” gerçeğinden yola çıkan bu satırların yazarı da, organik tarıma dair gerçeklerin paylaşılması ve yayılması, akılları ve vicdanları harekete geçirmesi adına üzerine düşeni yapmaya gayret ediyor. Duyarlı vicdanlara hitap etmeye ve olası karamsarlık eğilimlerine karşı okurları motive etmeye çalışıyor. Elinden geldiğince, bildiği ne varsa yazmaya ve yayınlamaya çalışıyor ve herkesi de aynı şekilde paylaşmaya çağırıyor.
Organik tarım konusunda araştırma-geliştirme-eğitim-uygulama faaliyetlerini, bugüne dek sorunun kaynağı ile ilişkili olan birtakım odaklara havale edip kenara çekilemeyiz, meçhul bir tarihe kadar erteleyemeyiz, ve her ne sebeple olursa olsun gecikmesine seyirci kalamayız. Bu bağlamda, duyarlı her doğaseverin, her hakseverin, her yurtseverin, organik tarım hakkında literatürde yer alan eserleri ve araştırma makalelerini okumak, anlamak, paylaşmak, aktarmak, elinden geliyorsa Türkçeye kazandırmak, yeri geldiğinde ar-ge ekiplerinin oluşmasına önayak olmak, halihazırda süregelen mevcut ar-ge çalışmalarına da elinden geldiğince destek olmak gibi bir sorumluluğun sahibi olduğunu, ne kadar vurgulasak azdır.

Biz de yakın zamanda, o güne dek bilmediğimiz ve ilk duyduğunda insanı afallatan acı gerçekler bağlamında, organik tarım konusuyla tanışır tanışmaz, önce gönül verdik, daha sonra anlamaya ve öğrenmeye çalıştık. Yani önce vicdanımız benimsedi, sonra aklımız.
Bu faaliyetlerimize de -verdiğimiz değeri ifade edebilecek tarzda biraz cafcaflı bir deyişle- “Organik Tarım Araştırma Geliştirme Eğitim Uygulama” şeklinde -Erbakan’ın deyişiyle- “temenni mahiyetinde” bir ad verdik.
Sorun odaklı mızmızlanmaları aşarak, çözüm odaklı bir yaklaşımla ve şimdilik bireyler düzleminde yürüyen okuyup anlamak, düşünüp sorgulamak, deneyip sınamak ve çözüm üretmek, çözüm önermek kapsamında olan -ve de “eylemli dua” terimiyle ifade ettiğimiz- faaliyetlerimizi, eğer bir gün imkan bulursak elbette toplumsal düzleme de taşımak isteriz. Bir çalışma grubu veya bir girişim grubu oluşturmayı, belki de kurumsallaşmış bir yapıya, örneğin bir şirket, hatta -neden olmasın- bir dernek veya vakıf vs gibi bir oluşuma dönüştürmeyi elbette isteriz, ancak bunlar hep imkan meselesi. O güne dek, ya mevcut bazı oluşumlara dışarıdan destek vermeye çalışmak ya da aynen böyle bireysel düzlemdeki faaliyetlerle devam etmekten başka bir seçenek şimdilik görünmüyor. Kuşakları aşan toplumsal ülküler için “bayrak yarışı” terimi kullanılır ya, biz de bu web sitesinde yer alan çalışmalarımızla bu bayrak yarışında, belki bir ölçüde ve de parmak uçlarımızla da olsa, bayrağa dokunmuş oluyoruz. Ne mutlu bize!
Demirel’in ifade ettiği gibi, kendimiz için bir şey istemiyoruz, çünkü yaşadığı dünyayı cehenneme çeviren ve “Lut kavminden hallice” diye nitelenebilecek bir kuşak olarak, bana sorarsanız, kendimiz için bir şey isteme lüksümüz artık kalmadı. Yapacağımızı zaten fazlasıyla yapmış ve günlük basit menfaatler uğruna doğayı fena halde mahvetmişken, şimdi hala kalkıp da maddi bir şeyler istemek için adamda yüz olması lazım.
Bu saatten sonra bir şey isteyeceksek de, ancak ders isteyebiliriz. Doğru yolu bulmak için daha çok yardım isteyebiliriz. Allah hidayeti dileyene/dilediğine, en çok da hakseverlere ve hak edenlere veriyor. Yeter ki, hak edelim.
Şarkıda “biz büyüdük ve kirlendi dünya” sözüyle tek mısrada ifade edilen süreçte yetmiş sekiz kuşağı olarak o kadar büyük günahlarımız var ki, teslimiyetler, işbirlikçilikler, ihanetler, nankörlükler, say say bitmez.
Kendimiz için değilse de, insan elinin ürünü olan bu zulmün ta içine doğmuş olan masum genç kuşakların omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletebilecek bir şeyler yapabilirsek eğer, ve genç kuşakların çevre mücadelesinde bir nebze olsun destek ve kolaylık sağlayabilirsek, o da bizler için belki bir parça teselli olur, o kadar. Bunca gayret işte bunun için.
Organik Tarım Ar-Ge diye andığımız faaliyet işte bu çerçevede olup, mutavazı olduğu kadar, büyük ve anlamlı hedefleri de olan, çok büyük önem atfettiğimiz ve gezegenimizi saran kapkaranlık tabloyu yırtmayı amaçlayan bir akıl ve vicdan hareketi olarak tanımlanabilir. Bayrağa dokunmuş olmanın onuru bize yeter. Bundan ötesi, iyilik yap denize at misali.